Biz bir memleket havası almaya gittik geldik… Neden Arnavutluk diyenleriniz olabilir 🙂 Ocak ayında Kurban Bayramı tatilimizi planlarken kriterlerimiz şunlardı: denizi güzel olsun, bol bol yüzebilelim; tatil bize vize masrafı çıkarmasın ama yurt dışında bir yer olsun; farklı yerler gezelim görelim; bol bol fotoğraf çekebilelim. E bir de Ekin’imizin ilk yurt dışı çıkışını anneanne memleketine yapmış olalım derken sonunda Avlonya’dan başlayarak Ksamil adalarına kadar uzanan Arnavutluk kıyılarında karar kıldık. Ocak ayında planlamanın avantajlarını da yaşadık doğrusu… Euro çılgınlığından bir nebze de olsa yırtmış olduk 🙂 Ancak şunu da daha ince detaylara geçmeden baştan belirteyim. Her ne kadar harcamalarınızı hesaplarken 7 ile çarpsanız bile yine de ülkemizden daha ucuza yemek yiyeceğiniz garanti 🙂 Neyse şimdi gelelim gezimizin detaylarına, umarım okuyanlara yol gösteren bir yazı olur 🙂
 
Nasıl gidilir?
Seyahatlerimizi planlarken her zaman kullandığımız Skyscanner.com üzerinden İstanbul-Tiran uçuş seferlerini sorguladıktan sonra bizim için en uygun olan tarihlerde Pegasus havayolları’nın uçuşuna biletlerimizi aldık. 1 saat 20 dakika süren bir yolculuğun ardından Tiran’a varıyorsunuz. Avlonya kıyılarına gidebilmek için öncelikle Tiran’a ulaşmanız gerekiyor, daha yakın başka havaalanı malesef yok. Ülke içerisinde rahat gezebilmek için de araç kiralamanızı tavsiye ederiz. Türkiye’de kullanmış olduğumuz sürücü belgesi geçerli ancak aracı kullanacak kişiye ait kredi kartının yanınızda bulunması kritik, aman sakın atlamayın… Rentalcars.com üzerinden ayarladığımız aracı Sicily by car firması aracılığıyla edindik. Siz de aracınızı bu acente üzerinden alacak olursanız, havaalanı içinde aranıp dolanmayın, havaalanından dışarı çıkınca sağdan yürümeye devam edin, yuvarlak kavşağa gelince ofislerini hemen sol tarafta bulacaksınız. Önceden uçuş bilgilerinizi acente ile paylaşmanız durumunda sizi zaten karşılayacaklar, biz bunu atladığımız için biraz dolanıp zaman kaybettik, sizin aklınızda olsun 🙂 İnternet üzerinde bu acente ile ilgili olumsuz yorumlar okuyabilirsiniz, ancak biz gayet memnun kaldık ve hiç sorun yaşamadık.
Araç kiralamak yerine otelden transfer ayarlayalım da diyebilirsiniz. Kıyas yapmak adına Tiran ile Radhime’de konaklayacağımız otel arasında tek yön transfer için 90 Euro gibi bir bedel doğuyordu. Eğer kalacağınız otel daha da güneyde ise bu meblağ kat be kat artabilir. E bir de siz de bizim gibi otele kilitlenip kalmayayım diyorsanız o zaman araç kiralamak zaruri diyebilirim, hem de çift yön transfer fiyatına aracınızı kiralamış oluyorsunuz, bir de Euro düşükken kiraladınız mı ne mutlu size 🙂 Ocak ayında plan yapmamızın diğer avantajını burada da yaşadık en azından 🙂
Bu arada yollarda tabelalar bazen yeterli olmayabiliyor, bu nedenle Arnavutluk’a gitmeden önce mobil telefon operatörünüz ile görüşüp internet paketleri hakkında bilgi alabilirsiniz, tüm paketler Arnavutluk’da geçerli olmayabiliyor. Ülkeye varınca internet alırsanız sorun yaşamanız olası, siz en iyisi önceden internet paketini alma işini halledin, en önemli tavsiyemiz bu olsun, sonradan canınız yanmasın…
Nerede kalınır?
Dönüş uçağımızın sabah 10:55 olması sebebiyle, konaklama olarak nispeten daha yakın bir yeri seçtik. Radhime’de bulunan Hotel Royal gayet temiz idi. Hatta deniz kenarı olan nadir otellerden… Eğer sabah uyanır uyanmaz, daha yüzünüzü bile yıkamadan denize dalmak isteyenlerdenseniz oteli kesinlikle tavsiye ederiz. Bu arada öyle Türkiye’nin güney bölgesindeki gibi lüx oteller ya da tatil köyleri gibi beklentiniz olmasın, baştan söyleyeyim de sonradan hayal kırıklığına uğramayın 🙂
Konaklama ile ilgili şöyle bir önerimiz olabilir, daha önceden okuduğum blog yazılarında böyle bir bilgi olması işimize yarayabilirdi, ancak bulamamıştım, size plan yaparken fikir vermesi açısından paylaşmakta fayda görüyorum. Tüm tatiliniz boyunca tek bir otelde kalayım derseniz, Dhermi daha uygun bir lokasyon olacaktır. Avlonya bölgesinde kalırsanız, daha güneye inmek için Çika dağını hep tırmanmak zorunda kalırsınız bol bol virajlara, arada yağmura maruz kalarak. Tatil konaklamanızı iki farklı yerde yapmak da tercihiniz olabilir. Borsch’da kalıp Sarande ve Ksamil adalarını gezip, dönüşte de Radhime’de konaklayabilirsiniz, böylelikle dönüşünüz için havaalanına mesafeniz azalacaktır. Gündüz gözüyle yine dağı tırmanıp Dhermi plajına da ulaşabilirsiniz rahatça. Ya da bizim gibi Radhime’de kalıp hemen hemen her gün ine çıka Çika dağını geçersiniz, en azından bol bol temiz havayı içinize çekmiş olursunuz güzel manzaraların eşliğinde 🙂 Karar sizin 🙂
 
Nereler gezilir, neler yenir, neler içilir?
Avlonya bölgesi’nde bulunan Vlore, alışveriş merkezlerinin bulunduğu, sahil boyunca restoranlar ile barların yer aldığı ve uzun bir sahili olan bir şehir. Burada denize girmek bize çok cazip gelmediği için atladık, ancak şehir merkezinde bulunan Gora Furre Buke’den börek yemenizi kesinlikle tavsiye ederiz. Vlore’den güneye inerken “Rruga Aleksandër Moisiu” yolu üzerinde solda göreceğiniz restaurantlar içerisinde Riviera’dan biz çok memnun kaldık hem lezzet hem fiyat açısından gayet başarılı, akşam yemeği alternatifi olarak deneyebilirsiniz.
Vlore’den kuzeye doğru giderek ulaşabileceğiniz Narta gölü’nün üzerinde yer alan Zvernec adası’nı ziyaret edebilirsiniz. Fotoğraf çekmeyi sevenlerdenseniz yansımalar ve adayı karaya bağlayan ahşap köprü size çok güzel fotoğraf kareleri sunacaktır, emin olabilirsiniz 🙂
Avlonya bölgesi’nin güneyinde yer alan Orikum, uzun plajı olan bir sahil kasabası. Konaklama için pek çok alternatifin yer aldığı bu kasabayı düz ayak olması açısından tercih edebilirsiniz. Denize sıfır konaklayabileceğiniz bir yer yok ancak diğer kasabalar gibi yamaç üzerine değil de ova üzerinde olduğundan tırmanışlı yollar sizi beklemiyor. Orikum’da en çok beğendiğimiz, hem kahve içtiğimiz hem de yemek yediğimiz Orikum Restaurant’ı denemenizi öneririz. Komşu ülkeler Yunanistan ve İtalya olunca her yerde oralara özgü mutfak nüanslarını yakalamanız mümkün, freddo cappuccinolar ve pizzalar sizleri burada da bekliyor yani anlayacağınız 🙂
Orikum’dan daha güneye inerken daha önce bahsettiğim tehlikeli yol sizi bekliyor. 2044 metre yüksekliğinde olan Çika dağı’nın virajlı yollarını tırmanıp indikten sonra varacağınız yer muhteşem, yaklaşık 2,5 günümüzü geçirdiğimiz Dhermi plajına bu sayede ulaştık, o yollara değer yani, sakın tehlikeli diyip pes etmeyin 🙂 Dhermi plajına inmeden önce yolunuzun üzerinde bulunan Kondraq’da bulunan Barba Niko Furre Buke’den böreklerinizi almayı da ihmal etmeyin. Dhermi plajında şezlongu ile şemsiyesini kullandığımız Pastarella´dan gayet memnun kaldık, ne oturduğunuz gibi para toplamak için hemen dibinizde bitmiyorlar ne de gün içinde çantanızdan çıkardığınız yiyeceklere laf etmiyorlar. İki şezlong ve bir şemsiye ücreti ise toplam 700 leke. Denizi ise tek kelimeyle mükemmel…Dönüş yolunda Çika dağını tırmandığınızda gün batımını izleyebilirsiniz. Ama yanınızda kalın giysiler olsun, çok fazla rüzgar var, deniz sonrası üşütmeyin 🙂 Güzel güzel yüzdünüz, yoruldunuz, üstüne gün batımı şöleni ile gözlerinizi şenlendirdiniz, şimdi bayram sırası midenizde… Çika dağında bulunan Llogara milli parkının içinde yer alan Alberti Restaurant hem zevkle oturacağınız hem de yemeklerinden memnun kalacağınız bir yer. Tek tavsiyem, canınız tatlı çeker de menüde tanıdık isim “revani” görürseniz aldanmayın, daha farklı bir tat, hayal kırıklığına uğramayın, bizden söylemesi 🙂
Dhermi’den sonra kıyı boyunca görülecek yerler arasında VunoJaleHimarePorto PalermoBorsch kasabaları var. Ancak her birinde denize girme şansımız olmadı, eğer sizin vaktiniz olursa Vuno’da Gjipe plajı ile Borsch plajını önerebiliriz. Bizim asıl görmek istediğimiz iki yer vardı, o yüzden zamanımızı onlara ayırmayı tercih ettik… Bunlardan birincisi; Syr-i Kalter (Mavi Göz), İyon Denizi’ne dökülen 25 km uzunluğundaki Bistriçe Nehri’nin kaynağı. Gözünüzü nereye çevirseniz çeşit çeşit yusufçuk görebileceğiniz bu doğal güzelliği gezi listenize mutlaka ekleyin. Ancak erkenden gelmenizi tavsiye ederiz, tahmin edeceğiniz üzere pek çok turistin ziyaret akınına uğruyor burası, giriş için kuyrukta beklemeniz olası. Bir de yüzmek yasak, buzzz gibi sulara dalma hayali kurmayın 🙂
Görmek istediğimiz ikinci yer ise; Ksamil adaları… Arnavutluk’un en güneyinde, Yunanistan sınırına en yakın mesafede olan bu adalar İyon denizinin üzerinde. Denizin ve kumun rengi ile adaların yeşilliği sanki size Maldivler’deymişsiniz izlenimi yaratıyor dediklerini okumuştum farklı bloglarda, hakikaten doğruymuş 🙂 Abiori Restaurant’ın plajında günümüzü geçirdik, ancak şunu da söylemeliyim. Tüm plajlar küçük ve tıklım tıklım. Bir gün geçirmek bizim için yeterli oldu, görmeden geçmek de olmazdı burayı, ancak sakinliği seviyorsanız çok fazla gününüzü buraya ayırmanızı önermem, plan yaparken aklınızda olsun 🙂
Buraya kadar gelmişken Yunan’a da ayak basayım derseniz, vizeniz de varsa Sarande’den hemen karşı kıyıda yer alan Korfu adasına geçebilirsiniz.
Özetle; yollarında giderken mısır tarlaları, zeytin ağaçları, üzüm bağları, çam ağaçlarıyla bezeli dağlık alanları görerek yeşil rengine doyacağınız, Yunanistan ile İtalya´nın komşu ülkeler olması sebebiyle oralardan esinlenerek her yerde bulabileceğiniz deniz mahsülleri, pizza, börek ve kahve ile midenizi mutlu edeceğiniz, ancak yapılar anlamında Türkiye’ye benzerliği sebebiyle ev, kapı, bahçe fotoğraflarından mahrum kalacağınız, denizin renginin güzelliği ile mavi rengine doyacağınız, Ağustos ayında denizin keyifli sıcaklığı ile tüm gün sudan çıkmayarak yüzme hasretine son vereceğiniz, deniz ayakkabısı almayı ihmal ederseniz ayaklarınızın acıyacağı ama yine de plajlarında yürümeye devam edeceğiniz harika bir gezi bekliyor sizleri Arnavutluk rivierasında… Deniz tatili beni kesmez derseniz de yapılacak daha çok şey var. Çika dağından yamaç paraşütü ile atlama, dağda trekking, 2005 yılından beri UNESCO Dünya Miras Listesi’nde olan Gjirokastra´yı ziyaret etmek, Avlonya’da Mimar Sinan’ın eseri olan tarihi Muradiye Camii ve Neşat Paşaoğlu Camii´ni gezmek, Ksamil adalarına yakın antik Yunan kenti Butrint´i dolanmak bunlardan sadece bazıları…
Fransa, İtalya rivieralarından sonra kesinlikle görülmeyi hak ediyor Arnavutluk rivierası… Bir gün siz de tatilinizi bu istikamette planlarsanız, şimdiden keyifli tatiller diliyorum 🙂

This slideshow requires JavaScript.

İlk defa oldukça kısa bir aradan sonra yeniden bir yazı ile karşınızdayım, son 1 ay içinde Ekin kuzusu ile beraber 2 kere şehir dışı seyahat yapınca insan heyecan yapabiliyor, lütfen mazur görün🤗 Bu gezinin anlamı ayrı benim için, çünkü bu yıl ‘anne’ unvanı ile kutladığım ilk anneler günüm😍 Ekin kuzusu yanımızda, bundan daha güzel bir hediye olamaz zaten, orası kuşku götürmez, ama kutlama kapsamında ailecek yapabileceğimiz bir gezi için tren biletleri, gezmeyi çok seven bir anneye verilebilecek en güzel hediye bence, bunun için de öncelikle sevgili kocama ve minik kuzumuza teşekkürlerimi sunmak istiyorum… Haydi bakalım bu kadar laklaktan sonra gelelim sadede, Eskişehir gezimize…
Nasıl gidilir?
Siz de bizim gibi günübirlik bir gezi planlıyorsanız en rahat ulaşımı Pendik’ten hareket eden hızlı tren ile gerçekleştirebilirsiniz. TCDD’nin websitesinden online olarak tren biletini alabiliyorsunuz, tek sorun sistemin en geç 15 gün sonrasına kadar sefer saatlerini gösteriyor olması, daha ileri tarihli plan yapmanıza izin vermiyor, program yaparken aklınızda bulunsun☺ Trenin hareket etmesiyle başlayan yolculuğunuza eğer uyuyakalmazsanız görebileceğiniz gelincik tarlaları, ovalar, ağaçlar, dağlar, Sapanca gölü, dereler eşlik edecek ve 2,5 saatlik seyahatin ardından Eskişehir’e ulaşacaksınız. Bebekli tatil denince hep zorluklar geliyor akla, ama aslında baktığın açıya bağlı keyfi, keyifsizliği… Ekin olmadan önce eski ben, muhtemelen trenin kalkış saati olan 06:35’de fosur fosur uyumaya başlamış olurdu ama yeni ben, kucağında kuzu uyurken düşmesin diye uyumayıp yolu izleyebildi ki bence bu muhteşem, kesinlikle Polyanna oyunu oynamıyorum, yanlış anlaşılma olmasın☺
Bir günde neler yapabilirsiniz?
Sabah saat 9’da Eskişehir’e ayak bastığınızda güne yetecek kadar bol enerji toplamak için güzel bir kahvaltı ile başlamaya ne dersiniz? Bizim tercihimiz gardan ayrılınca yürüme mesafesinde, İsmet İnönü caddesi üzerinde bulunan Acıktım’dan yana oldu. Hem gözünüze hem de midenize hitap eden serpme kahvaltısının ardından mide hazmetsin diye güzel bir fincan kahve için 78 coffee’ ye gidebilirsiniz. Son zamanlarda İstanbul’da olduğu gibi Eskişehir de nasibini almış 3. nesil kahve dükkanlarından…. Bizim seçimimiz, 2015 yılında barista eğitimine beraber katıldığımız arkadaşımızın yerinden yana oldu. Kahve dükkanının isminin hikayesi de oldukça manidar, dedesi 1978’de Eskişehir’de bir kahveci açmış işletmek üzere, dedesini yadetmek için de dükkanın adını 78 koymuş Serhat. Gittiğinizde olur da sahibi ile karşılaşırsanız hikayesini kendisinden de dinleyebilirsiniz. Kahvenizi de içtiniz, artık yürüyüşe başlamanın zamanı geldi… Bu noktada bir öneri ile başlayacağım, eskiden sebze ve meyve hali binası olan yapı restore edilerek yenilenmiş, yeni ismi ile Haller Gençlik Merkezi kahveciye çok yakın, ilk durağınızı orası olarak belirleyebilirsiniz, biz dönüşe bırakmıştık ve malesef görmek için zamanımız kalmadı, günün planını belirlerken aklınızda bulunsun. Hediyelik eşya dükkanları ile kafelerin olduğu bu merkezde bulunan Mazlumlar Muhallebicisi de önerilen lezzetler arasındaydı, giderseniz deneyebilirsiniz bizim için deA bu arada küçük bir not daha, her an tepenizden geçen jetlerin yüksek seslerini duyabilirsiniz, eğer yukarıya bakıp tepki verirseniz Eskişehirli olmadığınız anlaşılıyormuş, hani bizden söylemesi, ama o güçlü sese de tepkisiz kalmak bir o kadar da güç alışkın olmayanlar için… Tahmin edeceğiniz üzere bendeniz neler oluyor bakışı fırlatarak –Berkay’ın üniversite günleri burada geçtiğinden daha Eskişehirli olarak çok da şaşırmıyor tabi- yolumuza devam ediyoruz ilk hedefimiz Devrim Arabası’na doğru…Porsuk çayının kenarında rengarenk köprüleri geçerek, şehrin her bir yanında dizilmiş onlarca bankları görerek, 18 yıl önce hiçbir canlının olmadığı çayda şimdi balıkların yüzdüğüne şaşırarak, İskandinav ülkelerini andıran güzellikte köprü- çay-yansıma fotoğrafları çekerken keşke şu arka planda görünen çay boyunca dizili evler de pastel renklerde rengarenk olsaydı diye ahlanarak TÜLOMSAŞ’a varıyoruz. 12:00-13:00 saatleri arasında kapalı ve 16:00’ya kadar açık olan müzede Atatürk’ün yurt gezilerinde kullandığı Beyaz Tren’in vagon görseli ile Türkiye’de tasarlanan ve üretilen ilk otomobil olan meşhur Devrim Arabası’nı ziyaret ettikten sonra bir sonraki noktamıza doğru harekete geçiyoruz. Bu arada Ekin ne mi yapıyor? Kanguruda mışıl mışıl uyuyor Kuzu uyurken biz de gezimize bölünmeden devam edebiliyoruz Köprübaşı iskelesine doğru. Adalar bölgesi diye de adlandırılan bu noktadan Porsuk çayı üzerinde gezebileceğiniz bot turlarına katılabilir ya da özel gondol turu yapabilirsiniz. 10-15 dakikalık süren bot gezisinin ardından küçük bir atıştırmalık olarak 1975’den bu yana hizmet veren Papağan’da “çibörek” molası verebilirsiniz. Porsiyonunda 5 adet olduğu için biz bir porsiyon sipariş edip paylaştık, daha çok tatmamız gereken lezzetler olduğu için… O kadar yağda pişmesine ve pek de çibörek seven biri olmamama rağmen hiç rahatsız etmeyen bir tat olduğunu söyleyebilirim, lezzetli çibörek keyfinin ardından rotamızı Hamam yolu caddesi üzerinden Odunpazarı Evlerine çeviriyoruz. Planımızda müze gezmek de vardı, özellikle Yılmaz Büyükerşen Balmumu Heykeller Müzesi ziyaret etmek istediğimiz yerlerden biriydi, ancak Türkiye’nin pek çok yerinde olduğu gibi Pazartesi günleri müzeler kapalı olduğu için gezme şansımız olmadı ama aklımız kesinlikle kaldı… Madem müzede aklımız kaldı, bari haşhaşlı çörekte aklımız kalmasın diye eve götürmelik Petek Fırın’dan alışveriş yaptık☺Siz de isterseniz deneyebilirsiniz, evde yediğimizde lezzetinden çok memnun kaldık… Küçük alışverişimizin ardından Odunpazarı evlerine adımımızı atıyoruz. Bu evler keşke porsuk çayının kenarında olsaydı diyerek Abacı Konak Oteli’nin içindeki avluda bir fincan türk kahvesi molası veriyoruz. Ekin’in altını değiştir-emzir gibi ihtiyaçları da giderip Atlıhan El Sanatlar Çarşısı’nı, rengarenk evlerle dolu ara sokakları geze geze Hamamyolu Sanat Köprüsü’nün olduğu parka doğru yürüyoruz. Barcelona’daki La Rambla caddesini andıran bu caddedeki tek eksik sokak göstericileri… Pazartesi günü olmasına rağmen hareketli ve cıvıl cıvıl parkın içinden geçerek bir sonraki lezzet durağımız olan Abdusselam Balaban Kebap restoranına varıyoruz. Restoranın vitrini yok, kapıdan girip koridoru geçerek girebiliyorsunuz, bizim gibi önünden geçip kaçırmayın diye özellikle vurgulamak istedim. Şiş, köfte ve karışık opsiyonlarını sade, tereyağlı ya da tamekli versiyonlarında yiyebiliyorsunuz. Şişini daha çok beğendiğim restorandan çıkıp tatlı hakkımızı 1925’den beri hizmet veren Karakedi Bozacısı’ndan yana kullanıyoruz. Tadına aşina olduğumuz Vefa Bozacısı’nın bozasından daha yoğun kıvamlı ve daha az şekerli. Eskişehir’e gidip bu lezzeti denemeden olmazdı Daha ne yiyeceksiniz, yeriniz kalmadı diyenleriniz olabilir, ama aklımızda olan met helva’yı da daha sonra yemek üzere Tanınmış Helvacı’dan alıp, en son durağımız olan Varuna Gezgin’e yorgunluk birası içmeye gidiyoruz.
Bir güne neler sığmadı?
Yapay plajın olduğu Kent Park, Bilim, Sanat ve Kültür Merkezi olarak tasarlanan Sazova Parkı, Eskişehir’in en büyük şelalesinin bulunduğu Şelale Park ile Eskişehir’e 80 km uzaklıkta olan Frig vadisinde bulunan Yazılı Kaya Anıtı...
Yani anlayacağınız üzere bir gün yetmiyor Eskişehir’i doya doya gezmeye, olanağınız varsa 2 gün ayırmakta fayda var, hem gece ışıltısını ve hareketini de görürsünüz. Bizim gibi haftada tek gün tatili olanları ise yeniden bir günlük Eskişehir gezisi bekliyor sanırım hızlı tren ile, bakalım bu geziyi ne zaman yapabileceğiz☺ O zamana kadar keyifle okuduğunuz bir yazı olduğunu umarak hoşçakalın☺

 

This slideshow requires JavaScript.

Ay çok heyecanlıyım, Şubat ayından beri uğramamışım ilk “bebeğime”…Dükkan koşturmacalarına ek ailemize yeni katılan tatlı üyemiz ile beraber buraları daha da boşlayacağım gibi görünüyor. Yılda bir iki yazı ekleyebilsem buna da şükür diyelim☺ Her ne kadar içime çok sinen bir gezi olmasa da Ekin ile yaptığımız bir yolculuk olması ve her türlü yolculuğu özlemem sebebi ile yazmadan geçemeyeceğim, anı olarak burada kalsın bakalım…Bursa ili sınırları içerisinde bulunan Gölyazı’ya nasıl gidilir ile başlayayım önce. Aracınız varsa Osmangazi köprüsünü kullanarak, İstanbul’dan çıkacağınız saate bağlı olarak, sabah trafiğine takılmazsanız 3 saatlik bir yolculuğun ardından Gölyazı’ya ulaşabilirsiniz. Aracınız yoksa Bursa’dan hareket eden minibüslerin seferlerini buradan  kontrol edebilirsiniz.
Nereden çıktı bu Gölyazı gezisi diyebilirsiniz… Haftada 1 gün tatilimiz olunca seçenekler daralıyor malum. Nereye gidebiliriz diye bakınırken birkaç yazı önüme çıkıverdi, üstüne bir de bir yazıda Sveti Stefan adasına benzetilmiş olduğunu okuyunca, adayı tepeden görme şansına erişmiş ve güzelliğine kapılmış biri olarak, işte o zaman hemen bir Pazartesi tatil günümüzde yolculuğumuzu planlayalım dedik.
Gölyazı’da neler yapılabilir ve burası ile ilgili hislerimiz konusuna gelince; köy oldukça küçük, maksimum 2 saat zaman ayırmanız yeterli olabilir, hatta planınıza Tirilye, Mudanya ya da Cumalıkızık ekleyebilirsiniz, böylelikle İstanbul’dan kalkıp o kadar yol almanız daha 
değerli olacaktır. Gölyazı, karaya bir köprü ile bağlanması açısından Sveti Stefan adasına benziyor, evet doğru, ancak o kadar… Köyün heryeri inşaat ve toz içerisinde malesef😞Uzun zamandır elime alamadığım fotoğraf makinem ile güzel köy evleri çekmeyi hayal ederken bu inşaat hali de mümkün kılmadı hayalimi… Tek avantajımız Pazartesi günü gittiğimiz için ortalığın sakin olmasıydı, haftasonları talep çok oluyormuş, toz ve inşaat kirliliğine ek bir de kalabalığı düşününce alınan zevk daha da azalabilir, aklınızda bulunsun tatil günlerinde gitmeyi düşünürseniz.
Yapılacak aktiviteler neler derseniz; 750 küsur yaşında olan Ağlayan Çınar ve Aziz Panteleimon Kilisesi’ni ziyaret etmek, Uluabat gölü üzerinde sandal turu yapmak,köy kahvesinde gözleme yiyip, ardından türk kahvesi içmek, göl kenarında bulunan restoranlardan birinde sazan ya da turna balığı yemek olabilir.
Bizim için 2 saatlik bir süre yeterli olduğundan ve daha önce bahsettiğim gibi o kadar yola, bir de bebekli yola -tahmin edersiniz ki bir nebze daha zor☺ – daha değsin diye rotamızı Bursa’ya çevirdik. Çocukluğumda annem ve babam ile çok sık giderdik akraba ziyaretleri için Bursa’ya, o yüzden ayrı bir yeri vardır benim gözümde güzel Bursa’nın…
Ve en çok da ailem ile gittiğim İskender hep anılarımdadır… Yarım porsiyon bile bitiremediğim dönemden bir keresinde 2,5 porsiyon yemişliğime kadar geniş bir dönem…. Hem dönerin lezzeti hem mekanın güzelliği hem de çok yoğun olup her seferinde çok sıra beklemiş olmamız hatırladıklarım… Anılarımdaki gibi Ünlü caddesi üzerinde bulunan İskender’in döneri yine harikaydı, üstelik gittiğimiz saatten ötürü sıra beklemeden servisin olması keyfi daha daha da arttırdı☺ İstanbul’a dönüş yoluna geçmemiz gerektiğinden şehir turu yapıp nostalji yapamadık Bursa’da gezilecek onca yer olmasına rağmen, artık bir dahaki sefere diyerek sadece Uzun Çarşı yakınında bulunan Fidan Han’da fincanda kahve keyfi yapmak için zaman ayırdık. Hayatımda içmiş olduğum en köpüklü ve dibinde hiç telvenin kalmadığı özel bir kahveydi, kesinlikle denemenizi tavsiye ederiz☺ Küçük bir önerim daha olacak naçizane… Bursa’ya gelip tahinli pide almadan da olmazdı, tam yolumuzun üzerinde tesadüfen aldığım yeri paylaşmazsam içim rahat etmez. Akşam çayın yanında yerken keşke daha fazla alsaymışız dedik ne yalan söyleyeyim…Tuz Pazarı Caddesi üzerinde yer alan Meşhur Börekçi Necati Usta’dan tahinli pide almadan dönmeyin kesinlikle☺
Umarım zevkle okuduğunuz bir yazı olmuştur, daha önce dediğim gibi Gölyazı kısmı biraz hayalkırıklığı oldu ama yolculuğun her türlüsünü seven biri olarak iyi ki yaşadık bu günü☺ Bir sonraki yazımıza kadar sağlıcakla kalın 🤗

dsc_0117Yaklaşık 3 ay kadar evvel planımızı yapmıştık sevdiğimiz bir müdavimimizin bebeğiniz doğmadan önce küçük bir kaçamak yapmanın bizim için iyi olacağına dair aklımızı çelmesinin ardından 🙂 İyi ki de çelmiş aslında, hem 2. evlilik yıldönümümüzü kutlamış hem de gördüğümüz ülke sayısına bir adet daha ek yapmış olduk 🙂 Bebeğimizin kanına az da olsa gezme ruhu da katabildiysek ne mutlu bize 🙂 Evet şimdi gelelim keyifli yolculuğumuza…

THY´nin İstanbul Atatürk Havalimanı´ndan hareket eden seferi ile yaklaşık 2 saat 20 dakika sürendsc_0012 bir yolculuğun ardından Nürnberg´e vardık. Her ne kadar pasaport kontrol için hızlı gittiğini düşündüğümüz sıraya girsek de Murphy kanununa uygun olarak kontrolden geçen son kişilerden olmayı da başardık 🙂 Bavulumuzu kaptığımız gibi doğruca metronun U2 hattının yolunu tuttuk metro biletimizi de alıp. Otelimiz, tren ve otobüs istasyonlarına çok yakın, zaten kalacağımız yeri http://www.booking.com ya da http://www.expedia.com üzerinden belirlerken en önemli kriterimizi ana istasyonlara yakınlığı oluşturuyor, sonradan da çok büyük rahatlık sunuyor gezerken bize… Otele giriş işlemlerimizi tamamladığımız gibi de kendimizi attık sokaklara… Hava kapalı, ama en azından yağmur yok, hatta içliklerimizi bile giymemize gerek kalmayacak nitelikte güzel bir hava derecesi… Başladık yürümeye elimizde otelden aldığımıimg_9692z şehir haritası ile, tabi yola çıkmadan önce gezeceğimiz noktaları işaretleyerek 🙂

Gezimize ilk olarak 2. Dünya Savaşı sırasında oldukça zarar görüp, sonradan yeniden onarılan St. dsc_0016Lorenz Kilisesi ile başladık. Kilisenin içinde en çok hoşumuza giden detay da kum üzerinde kalp çizilerek yerleştirilmiş dilek mumları oldu, e biz de eksik kalmadık tabi, dileğimizi diledik hemencecik 🙂

Kilisenin ardından pazar alanının da olduğu Hauptmarkt´a vardık, meydan oldukça keyifli, bir yandan mutlaka tatmanız gereken bu bölgenin simgesel çöreği Lebkuchen´in keyfini sürerken bir yandan da 19 metre yüksekliğinde Schöner Brunnen (Güzel Çeşme)´in çevresinde bulunan halkaları döndürerek –inanışa göre- kendinize bol şans getirebilirsiniz 🙂

dsc_0014Çeşmenin yakınında yer alan Frauenkirche (Old Lady Kilisesi)´ni de ziyaret ettikten sonra Alman Ressam img_9715Albrecht Dürer´in evinin önünden geçerek şehrin kalesi olan Kaiserburg´e vardık. Kalenin etrafında dolanıp, şehri tepeden izledikten sonra kendimizi aşağıya doğru St. Sebald Kilisesi´ne kadar saldık… Kiliseyi gezmenin ardından planımız Ortaçağ´a ait zindanları ziyaret etmekti, ancak 28 Şubat 2017 tarihine kadar kapalı olduğundan gezme şansımız olamadı, ama sizin şansınıza açık yakalarsanız Medieval Dungeons´ı mutlaka ziyaret edin. Hayalkırıklığımızın ardından Weibgerbergassse sokağı ile Maxplatz caddesinin kesistiği noktada bulduğumuz Bergbrand´da içtiğimiz cappuccino ilaç gibi geldi açıkçası 🙂 Gittikleri her yerde 3. nesil kahveci arayan bizler gibiyseniz, Nürnberg´deki ilk önerilerimiz arasında bunu sayabilirim…

img_9724Leziz bir kahve keyfinin ardından küçük bir adacık olan ve üzerinde köprüleri bulunan Trödelmarkt´a vardık. Kuyumcu dükkanlarının, butik mağazaların bulunduğu bu alanda dolaşabilir, şansınız güneş ışığı açısından yaver giderse nehrin üzerine yansıyan köprü ve ev fotoğrafları çekebilirsiniz 🙂  Adacığı gezdikten sonra Ludwigsplatz´a doğru rotamızı çevirdik evliliğin evrelerini simgesel olarak betimleyen Ehekarussell (Marriage Carousel) Çeşmesi´ni görmek üzere. Meydanda bulunan Brezen Kolb´dan sokak lezzeti bretzel alarak hem midenizi şenlendirebilir hem de ortamın keyfini sürebilirsiniz.

Biraz alışveriş yapayım derseniz Karolinenstrasse ve Kaiserstrasse caddelerini adımlayabilir, bol bol müdsc_0075ze gezmeyi severim derseniz de Rosa Luxemburgplatz´da bulunan Tarih Müzesi´ni, kalenin içinde yeimg_9869r alan Kaiserburg Müzesi´ni, Kornmarkt´a yakın mesafede bulunan Cermen Ulusal Müzesi ile İnsan Hakları Caddesi´ni ve pek çok farklı müzeyi ziyaret edebilirsiniz.

Şimdi gelelim yukarıda bahsettiğim Bergbrand´ın dışındaki, nitelikli kahve içecebileceğiniz diğer 3 keşfimize 🙂 Weberplatz´a yakın bulunan White Bulldog Coffee Roastery, AuBere Laufer Gasse caddesi üzerindeki Rösttrommel Coffee Roastery ve St. Lorenz Kilisesi´nin yakınındaki Machhörndl kahve meraklılarına güzel lezzetler sunuyor, bizden söylemesi 🙂img_9808

img_9871Kahvaltı için, tren istasyonunun içinde yer alan pastanelerde bretzel, alman pastaları (berliner), çörekler ve envai çeşitte tat bulabilirsiniz, şehrin içinde ise Casa Pane ile Konditorei Cafe Beer mutlaka denenmesi gereken yerlerden…Şinitzel ile mekanın atmosferi için Heilig Geist Spital Restaurant ve leziz bir hamburger ile kabuklu patates kızartması için ise Mam-mam Burger yemek mekanı olarak listenize alabileceklerinizden.

Nürnberg ile ilgili keşiflerimizin ardından ertesi gün Bamberg´e geçmek üzere planımızı yapıp, alarmımızı kurduk. Tren ve metro bileti almak o kadar kolay ki, ülkede yaşayan Türk nüfusunun da etkisi ile otomatlarda Türkçe dil seçeneği bile mevcut 🙂 Tren istasyonundaki Dean&David ile Berbeck´den kendimize sabah kahvaltısı alıp bir dsc_0169yandan onları afiyetle götürürken bir yandan da etrafı izlemeye koyulduk yol boyunca. Bu arada vücudumuza malesef bol bol şeker yüklemesi yaptığımız da doğrudur 🙂 🙂 Siz de fırınların özenle dizilmiş vitrinlerinin önünden geçerken gözlerinizi ayıramayacağınızı göreceksiniz 🙂 40 dakika süren tren yolculuğumuzun ardından, Bamberg´e vardığımızda, doğruca şehir merkezine doğru yürümeye başladık. 1993 yılından bu yana UNESCO Dünya dsc_0130Miras Listesi´ne dahil olan Bamberg´de Obere Brücke (Old Town Hall), Regnitz nehri boyunca sıralanmış evlerin bulunduğu ve Venedik´i andırması sebebiyle ‘Little Venice’ dsc_0086diye adlandırılan bölge, 1808 ile 1813 yılları arasında Bamberg´de yaşamış olan romantizm döneminde fantezi ve korku hikâyeleri yazarı, jüri üyesi, besteci, müzik eleştirmeni, çizer ve karikatürist E.T.A. Hoffmann´ın heykeli, Bamberg´in gotik kilisesi Church of Our Lady, Domplatz´da bulunan Bamberg Katedrali, şehri panoramik açıdan da izleyebileceğiniz ve eskiden Benediktin papazlarının dsc_0119manastırı olan St. Michael, Neptün Çeşmesi´nin, kafelerin ve alışveriş dükkanlarının bulunduğu Grüner Meydanı görülecek yerler arasında. İstanbul gibi 7 tepe üzerine konumlanan Bamberg´de yürümek bazen zor olabiliyor yokuş çık yokuş in derken bazı yerleri görememek mümkün olabiliyor. En basiti Alternburg Kalesi´ni görmek için dsc_0144Domsplatz´dan kalkan Bamberger Bahnen Hop-on/Hop-off tur otobüslerinden birini yakalamanızda fayda olabilir 🙂

Günübirlik gittiğimiz Bamberg´e bize ayrılan sürenin sonuna gelmeden önce de Cafe Müller´de kahve keyfi ve Kerling´s Feinbackerei´den aldığımız evyapımı tatlı çörek hazzı da günümüzü daha da güzelleştiren detaylar oldu. Son kez şehrin güzelliklerine veda ederken Nürnberg´e varmak üzere geri dönüş yolculuğumuza başladık, bir yandan da ertesi gün için yapacağımız planın heyecanı ile 🙂

dsc_0186Rotamızın 3. ve son durağı  Münih´e gitmek için tren ile mi otobüsle mi seyahat etsek diye karar vermeye çalışırken aynı sürede varmasına rağmen tren bilet fiyatlarının çok daha pahalı olması sebebiyle Flixbus otobüs seferlerini tercih ettik. Ertesi sabah 6:30´da hareket edecek olan seferimiz için hazırlıklarımızı tamamladık, gezeceğimiz yerlerin ve özellikle ziyaret edeceğimiz kahve dükkanlarını not ettik. Elbette gezemediğimiz yerler de kaldı, ama günün sonunda iyi ki Münih´e gittik gördük dedik, azıcık da güneş açınca keyfimiz daha da yerine geldi 🙂

Şehrin merkezinde bulunan Karlsplatz, Odeonsplatz ve Marienplatz üçgeni arasında saatlerce yürüyebilir, dsc_0235biraseverler için Hofbraühaus´u ziyaret edebilir, çiçekçi, şarapçı, peynirci, sebzeci, meyveci, mezeci, ne ararsanız dsc_0211bulabileceğiniz Vikualienmarkt´ın içinde kendinizi kayebedebilir, St. Peters Kilisesi´ni gezebilir, 297 basamak çıkarak tüm şehre hakim olabileceğiniz manzarayı izleyebilir, merdiven tırman in derken kaybettiğiniz enerji ihtiyacınızı Rischart´dan alacağınız krapfen çeşitleri ile yeniden doldurabilirsiniz 🙂 Enerjinizi topladıktan sonra ressam ve heykeltraş img_9833iki kardeşin kendilerine özel olarak yaptırdıkları Asam Kilisesi, 2. Dünya Savaşı sırasında oldukça hasar gören ve 1991 yılında yeniden onarılan Heilig Geist Kilisesi ile henüz restorasyonda olan ama içini dsc_0268dolaşabileceğiniz Theatiner Kilisesi´ni ziyaret edebilirsiniz. Şehrin eski merkezini tamamladıktan sonra yine Münih´in merkezinde bulunan ve Avrupa´nın en büyük park alanlarından biri olan English Gardens´ı adımlarken bol oksijeni içinize çekebilir, şansınız yaver giderse parkın haritasında da işaretli Eisbach´ı ziyaret ederek nehir üzerinde sörf yapanları izleyebilirsiniz. Biz malesef bu anı yakalayamadık, hava şartları nedeniyle sanırım kimse ortada yoktu, ama harika fotoğraflar yakalanacağına eminim 🙂

Eğer vaktiniz kalırsa, Avrupa´nın sayılı büyük sarayları arasında yer alan Nymphenburg Sarayıimg_9816´nı ve sarayın içinde bulunduğu Schloss Nymphenburg Parkı gezebilirsiniz. Sınırlı olan vaktimizde biz malesef bu mekanı görmektense listemizde olan kahve dükkanlarını keşfetmeyi tercih ettik 🙂 Mariensplatz´e yakın bir konumda bulunan Man versus Machine Coffee Roasters ile Elisabethplatz´ın içinde yer alan Standl 20 kahveseverler için özellikle önereceğimiz yerlerden ikisi. Bu kadar gezdiniz, yürüdünüz, dolaştınız, karnınız da acıkmaya başladı ve güzel bir pizza yemek isterseniz de güzel bir atmosfere sahip La Vecchia Masseria restoranını deneyimleyebilirsiniz.

Evet, 3 gün, 3 şehir gezimizi de 3 kişi olarak 🙂 tamamlamış olduk, geriye de bize güzel anılar kaldı 🙂 Sizin de sonuna kadar zevkle okuyabildiğiniz bir yazı olmuştur diye ümit ederek, bir sonraki yazımın ne zaman olacağına dair belirsizlikle birlikte sizlere şimdilik hoşçakalın diyorum 🙂

This slideshow requires JavaScript.

dsc_0556Ocak ayında planını yapmış olduğumuz seyahatimizin Atina etabını bir önceki yazımda paylaşmıştım ve şimdi geldi sıra, tüm yaz boyunca masmavi, berrak sularda çekilen fotoğraflara ağzımız sulanarak bakarken kendimizi o güzel derinliklere bırakacağımız ana…Milos Adası´nın güzelliklerine…

Önce nasıl gidilir”´den bahsedeyim; İstanbul´dan Atina´ya ulaştıktan sonra, ya feribot ile ya da uçak ile adaya ulaşımınızı sağlayabilirsiniz. İlk planımız feribot ile gidip, uçak ile dönmek yönündeydi, bu şekilde de biletlerimizi Ocak ayında organize etmiştik, ancak seyahatimize yaklaşık 2 hafta kala feribot seferinin iptaline ilişkin bilgilendirildik, alternatif olan seferlerin de hem Ocak ayında aldığımız fiyattan, hem de o gün itibariyle mevcut olan uçak biletlerinden daha yüksek olması sebebiyle, iptalini yaptırıp gidişimizi de uçak ile yapmak durumunda kaldık. Ama “her işte bir hayır vardır” diyerek yolumuza devam ettik elbette 🙂

20160913_060358571_iosvsOlympic Air ile yaptığımız 45 dakikalık bir uçuşun ardından miniminnacık bir havaalanına varıyoruz, pervaneli uçağımızın önünde fotoğraf çekilmeyi de es geçmeyerek tabi 🙂 Bavulumuzu teslim aldıktan sonra merkeze ulaşım için otobüs saatlerine baktığımızda daha çok zamanın olduğunu görünce burada vakit kaybetmeden, taksi ile ulaşımı tercih ediyoruz 2 yolcu ile aracı paylaşarak… İki kişi toplam 12 euro ödeyerek otelimizin olduğu liman bölgesi Adamas´a 10 dakika içerisinde ulaşmış oluyoruz. Ocak ayında planı yaptığımızda feribot ile gideceğimizi düşünerek feribota mesafe olarak yakın Lagada Beach Hotel´i seçmiştik, “nerede kalınır” ile ilgili olarak, feribot ile gitmeyi tercih etseniz de etmeseniz de, bu oteli hem konumu hem de denize plajı olması açısından kesinlikle tavsiye ederiz.

Son zamanlarda eminim sizin çevrenizde de Yunan Adaları´nda tatil çok kez gündeme gelmiştir gerek gidilen mekanlardaki servisin özeni,dsc_0309 gerek yemeklerin lezzeti, gerekse ulaşımın kolaylığı gibi pek çok açıdan… Her ne kadar Halkidiki, Patmos, Girit, Sakız ve birkaçı daha en çok bahsi geçenler arasında olsa da, eğer çok Türk ile de karşılaşmayayım diyenlerdenseniz, işte size bir cennet 🙂 Milos Adası; dünya turizmi için tanınmış adalar olan Mikanos ve Santorini´nin de içinde yer aldığı Kiklad Adaları´ndan biri. Yanardağ kökenli bir ada olması sebebiyle kıyılarında beyaz ve sarı rengin hakim olduğu plajlardan, beyaz, kırmızı, sarı veya siyah kayalarla çevrili çakıltaşlı koylara kadar çeşitliliği görmek mümkün.

Ada´da “neler yapılır”  kısmına gelelim şimdi… Toplam 5 gün ayırmıştık ada gezimize, hem yüzmeye, hem yemeye, hem de etrafı keşfe yeterli zamanımız olsun diye… İlk günümüz için normalde otelin plajında vaktimizi geçirip, yayma planımız varken, havanın çok rüzgarlı olması sebebiyle, önce bir denize dalıp hasret giderdikten sonra etrafı keşfe başlayalım dedik. Ada´da pek çok yere otobüs ile ulaşım mevcut ancak gitmeden önce hazırladığımız “görülecek yerler” listemizin hepsine otobüs ile ulaşımın olmadığı,  ya taksi ya da kiralık araç ile ulaşılabileceği konusunda bilgilendirdi bizi otel´in resepsiyonisti…

Cafe, restoran, hediyelik eşya dükkanları ve tekne turu organize eden acentelerle dolu Adamas´da küçük bir tur yaptıktan sonra, Milos´da günbatımının en güzel izleneceği noktaya gidelim dedik, hazır oraya otobüs ile ulaşım varken. Plaka, deniz seviyesinden 220 metre yükseklikte, bir tepenin üzerinde, Milos Adası´nın en önemli yerleşkesi. Trip Advisor gibi pek çok yerde bahsi geçen ve günbatımının en güzel izlendiği konusunda önerilen dsc_0233dsc_0225Utopia Cafe´yi ararken, birden önümüze çıkıverdi, öyle doğru bir zamanda gelmişiz ki, saat 18:00´de servis vermeye başlayan cafe, kapılarını açıyordu. Biz de en önden bir masaya yerleşiverdik, bir yandan da keşif için bizi bekleyen Plaka´nın sokaklarında aklım kalmıyor değildi… Seçim yapmak zorundaydık, koştura koştura gezmektense, ilk akşamımız için günbatımını izlemekten yana oyumuzu kullandık, yeniden Plaka´ya gelmek konusunda da hemfikir olarak. O yüzden size tavsiyem, eğer gün kısıtınız da var ise, Plaka´ya en geç 16:00 gibi ulaşıp, hem size ilginç dsc_0437sürprizler sunabilecek sokakların arasında gezinebilir, hem tepedeki kaleye tırmanabilir, gerek buradan ya da Utopia Cafe´den günbatımını izleyebilir, hem de akşam yemeği için çokdsc_0219 şeker bir aile işletmesi olan Archontoula Restoranı´nda güzel müziğin eşliğinde akşam yemeğinizi yiyebilirsiniz. Çok güzel bir “öğleden sonra” programı olacağından emin olabilirsiniz 🙂 Plaka ile ilgili küçük bir ek; Eylül ayı gibi gitme planınız var ise, mutlaka yanınıza uzun kollu bir şeyler alın ki, üşüme hissi, o anın tadını çıkarmanın önüne geçemesin… Plaka´dan 20:50 otobüsü ile yeniden Adamas´a geri döndük, adada hiçbir yeri kaçırmak istemediğimizden araç kiralama acentelerinden birine daldık. Motorsiklet, ATV, UTV ya da araba içinden, her ne kadar çarpışan arabadaymışsın hissi verse de 20160914_112311121_iosUTV ya da nam-ı diğer buggy kiralamaya karar verdik. Eğer 2 kişi iseniz, ada içinde en keyifli ulaşım yollarından biri olarak, kesinlikle tavsiye ederiz, yokuş çıkarken biraz zorlansa da, kullandığımız gün boyunca çok memnun olduk performansından…Buggy´i de kiraladıktan sonra ertesi günkü planımız için hazırdık. Ada´nın kuzey kıyısında bulunan Firopotamos, Mantrakia, Sarakiniko, Papafragas,  Pollonia, Klima ve yine yeniden Plaka rotamızda olan yerlerdi. Firopotamos, Mantrakia ve Sarakiniko ile ilgili ne yazsam az, bu yüzden sözü fotoğraflara bırakıyorum 🙂 Ada´nın bu sahil kasabalarını gezecek fotoğraf meraklılarına tavsiyem, sabah saatleri, güneş ışığını yakalamak için uygun saatler, aklınızda bulunsun 🙂 Biz şansa doğru zamanda gittik, en azından bu yazıyı okuyanlara küçük bir katkımız olsun, değil mi? 🙂

This slideshow requires JavaScript.

Papafragas, çok da ilgimizi çekmedi, ama listemizde olduğu için kısaca bir uğradık, ama gitmezseniz de bir şey kaybetmezsiniz diyebileceğimiz bir yer… Pollonia ise uzun plaja sahip, yemek konusunda pek çok alternatif restoran içeren bir sahil kasabası. Pollonia´yı gezdikten sonra istikamet, doğğğğruuuu, fotoğraflarda görüp bayıldığımız ve aynılarından çekmeyi iple beklediğim Klima´ya… 🙂 Bu noktada da yine sözü fotoğraflara bırakacağım, en güzel onlar anlatıyor bu güzel renkleri çünkü 🙂 Fotoğraf meraklılarına bir tüyo vermeden de geçemeyeceğim, akşamüzeri saatleri, ziyaret ve fotoğraf için en güzel saatler, aklınızda bulunsun 🙂

This slideshow requires JavaScript.

Güzel yerler görmenin mutluluğu ve sarhoşluğu ile Adamas´a geri dönüyoruz…Ertesi gün yapacağımız tekne turu ile ilgili olarak acenteler arasında gidip geliyoruz ve en son bir karara varıyoruz ki, size de kesinlikle tavsiyemiz olur eğer sizin için de önemli kriterler hem Kleftiko´yu görmek hem de çok da fazla karada vakit kaybetmeden Ege sularındadsc_0522 bolca yüzmek ise. Tahmin edeceğiniz üzere, farklı özelliklerde tekneler, farklı rotalar ve farklı fiyatlandırmalar mevcut. İçlerinden en uygunu olarak gördüğümüz, Milos Travel´ın turlarından biri oldu. Adanın tüm çevresini görme ve 4-5 faklı noktada yüzme imkanı sunan “Around Milos Cruise” ile adanın hemen yakınında bulunan Kimolos Adası´nı da ziyaret etme şansı bulabiliyorsunuz… Yeniden buggy kiralamamız gerekir mi diye de bakıyoruz tüm geçtiğimiz koylara, adanın güney kıyısında bulunan Provatas, Firiplaka, Tsigrado ve Paleochori´ye karadan gitmeyi planlıyorduk çünkü. Tekne turu sayesinde hem bir önceki gün karadan gitmiş olduğumuz Sarakiniko ile Klima´yı denizden izleme ve fotoğraflama şansı buluyoruz, hem de Papafragas´ın karşı hizasında bulunan volkanik oluşum kaya Glaronissa´yı görüyoruz. Tekne ile tam turun faydalarından bir diğeri de, dsc_0542Tsigrado´ya karadan varıldığında plaja, çok dar bir yerden ip yardımıyla ve ardından da ahşap merdiven kullanarak inilebiliyorken, denizden yüzerek plaja çıkması pek kolay 🙂 Ya karadan, ya denizden bu plajı kesinlikle kaçırmamalısınız!!! Tsigrado´dan sonra en bayıldığımız plaj ise Paleochori oldu, görür görmez dedik ki bir günümüzü buraya ayırmalıyız… Böylelikle ertesi gün için de planımız belli olmuştu, hazır Adamas´dan otobüs ile ulaşım da varken… Paleochori plajı´na kesinlikle bir tam gün ayırmanızı tavsiye ederiz, ancak bir not ekleyeyim, duş yok çoğu plajda, tuzlu kalmaya değiyor ama benden söylemesi 🙂 Aqua Locca´da iki şezlong ve bir şemsiye için 6 euro ödeyerek, tüm günümüzü pembemsi kayalarla süslenmiş, masmavi sularda yüzerek geçiriyoruz…

This slideshow requires JavaScript.

Evet gelelim şimdi de “nerede ne yenir, ne içilir”  ile ilgili önerilerimize:

20160914_054959343_iosAdamas´da Artemis Pastanesi´nde taze sıkılmış portakal suyu ile peynirli börek; 20160913_112007944_iosTa Pitsounakia Restaurant´da musakka; Marianna Restaurant´da buharda pişmiş midye ve ızgara kalamar; Paradosiaka Pastanesi´nde evyapımı olarak hazırladıkları minik dondurma çubukları; Yankos ‘da pita souvlaki; Mikro Bar´da mojito….

Adamas´ın lezzetlerine çok önemli bir ek… O!hamos! Restaurant hakkında pek çok yerde öneri yazısı okuyabilir ya da size tavsiye edilen restoranlar 20160916_175422980_iosarasında halk esnafından duyabilirsiniz. 15 dakikalık bir yürüme mesafesinde olan bu restoranda maalesef rezervasyon kabul etmiyorlar, kapıda kuyruk beklemek durumunda kalabilirsiniz, ama pesetmeyin, mutlaka gidin 🙂 Porsiyonlar çok büyük, sipariş ederken aman dikkat 🙂

Plaka´da Utopia Cafe´de günbatımı eşliğinde coufeto isimli tatlı; Palaios pastanesi´nin, 20160913_152456625_ioszaten içeriye girdiğinizde endamı ile hemen dikkatinizi çekecek milföy pastası; Archontoula Restoranı´nda safran soslu midye…

mussel-plakaSarakiniko´ya vardığınızda travertenlere inmeden önce Kantina isimli karavan cafe´den espresso freddo ile cappuccino freddo -bizce Atina ve Milos gezisi boyunca içtiğimiz en emek sarfedilmiş ve en leziz freddolardı 🙂 -…

Pollonia´da sahilde bulunan Gialos Restaurant´da taze patates ile hazırladıkları domates 20160915_115223513_iossoslu patates kızartması ve Yunan usulü hazırladıkları spagetti…

Kimolos Adası´nda Raventi Cafe´de oturup espresso freddo eşliğinde çikolatalı tart….

Benden şimdilik bu kadar, özetle; Milos Adası´nın güzellikleri kesinlikle görülmeye değer, yazım da size ilham verdiyse ne mutlu bana diyerek, bir sonraki yazıma kadar hoşçakalın diyorum 🙂

apps-27147-9007199266378940-73057817-4075-4e15-bb91-732eee484936Ocak ayında plan yapmıştık… O günden beri de gün sayıyorduk tatilimiz için bir yandan da son dakika aksilikleri olmasın diye dua ederek… Ve çok şükür o an gelip çatmıştı işte, sonunda o tatile gidebiliyorduk… Ne çabuk geçmişti zaman ve ne çabuk da geçmişti o tatlı tatil ki şu anda bu satırları yazabiliyordum… Ama her sonun bir başlangıcı vardır ya da bir şey son bulmalı ki yenilerine yol açılsın diyerek motivasyonumuzu yüksek tutup işimize dönüyoruz. Hem böyle tatiller daha değerli, daha kıymetli ki 🙂 Züğürt tesellisi işte 🙂 Neyse artık o tatilin güzel anlarına geri döneyim de hem o günleri yeniden yadedeyim, hem de yakın zamanda ya da bir sonraki tatilini Atina ve Milos Adası´na yapacak olanlara küçük de olsa rehberlik edebileyim 🙂

İstanbul´dan Atina´ya gidecek olan uçağımız sabah 06:55´de hareket edecekti. OHAL nedeniyle de normal koşullarda olmamız gerekenden daha da önce orada olmak istiyorduk, denklemde ben vardım ve daha önceki seyahatlerimde türlü türlü aksilik yaşayan biri olarak :), bu sefer risk almadan, OHAL durumunda istenen tüm belgeleri de yanımızda hazır ederek havalimanına vardık. Bu arada küçük bir not eklemek istiyorum; sabah çok erken uçuşu olanlar var ise gece seferi yapan 34G no´lu metrobüs her 10 dakikada bir servis veriyor, Şirinevler durağında indikten sonra da taksiye atlayarak havaalanına hem ekonomik hem de hızlı bir ulaşım sağlayabiliyorsunuz. Gece seferi yapan bu metrobüsten anca gecenin bir vakti taksi haricinde havaalanına nasıl ulaşağımızı araştırırken haberimiz oldu, o yüzden bu bilgiyi de arada paylaşayım dedim 🙂

Beklediğimizden daha da kısa bir süre içerisinde, çok da uzun kuyruklara maruz kalmadan büyük bir çoğunluğu Asyalı turistlerle dolu olan uçağımıza yerleştik. Yaklaşık 1 saat 10 dakika süren uçuşun ardından Atina´ya vardık, pasaport kontrol ve bagaj işlemlerimizin akabinde hemen metro tabelasını takip ettik. Omonia bölgesinde kalan otelimize gitmek için 2 aktarma yapmamız gerektiğinden kişi başı tek gidiş 9 euro ödeyerek metro biletlerimizi aldık. O an siz de “Atina´da gezmek için acaba günlük bilet alsam mı?” diye düşünebilirsiniz, biz bir an tereddütte kaldık ama yine de günlük bilet almadık ve iyi ki de almamışız… Atina´da her yeri yürüyerek rahatlıkla gezebilirsiniz, aklınızda bulunsun, o an siz de bir gelgit yaşarsanız diye paylaşayım istedim 🙂

Konaklama için seçtiğimiz Best Western My Athens, eğer öyle lüks aramıyorsanız, gün içinde de otelde çok zaman harcamayacaksanız ve önemli olan merkezi olması diyorsanız, memnun kalacağınızdan emin olabilirsiniz. Otelimize hızlıca yerleşip vakit kaybetmeden sokaklara atıyoruz kendimizi, ne de olsa topu topu 2 günümüz var, çok dikkatlice kullanmamız lazım o değerli saatleri 🙂

Karnımız çok aç, ve dükkanın camekanında sergilenen ürünleri görünce hemen dalıyoruz içeriye, e önce bir enerji 20160911_092708010_iostoplamak lazım tabi 🙂 Omonia bölgesinde yer alan Attika pastanesi´nin peynirli ve ıspanaklı böreklerinden mutlaka tatmalısınız. Şehrin farklı yerlerinde de şubeleri mevcut, link üzerinden pastanenin websitesine gözatmanızı tavsiye ederiz, ama olacaklardan mesul değiliz…:) Bu yolculuğu planladığımızdan beri bize bahsedilen espresso freddo ve cappuccino freddo´yu da burada ilk kez deneyimleme şansı bulduk, işimiz gereği yani zevkten değil kesinlikle 🙂 🙂 Hem gözümüzü hem de karnımızı doyurduktan sonra başladık keşfimize… Yalnız baştan söyleyeyim, Akropolis haricinde gittiğimiz her yer ağırlıklı olarak yeme-içme mekanları ile dolu, dolayısıyla Atina gezi yazımız biraz kalorili olacak, şimdiden affınıza sığınıyorum 🙂

Alışveriş mağazalarını birarada barındıran ve sokak sanatçılarının performans sergilediği Ermou caddesi´nden başlıyoruz yürümeye, Parlamento Binası´nın bulunduğu Syntagma meydanı´na ulaşıyoruz. Eskiden kraliyet sarayı olan Parlamento Binası´nı koruyan askerlerin nöbet değişimi her saat başı gerçekleşiyormuş, biz maalesef hiçbirine denk gelemedik, ama sizin aklınızda olsun, izlemeye değermiş 🙂 20160911_102517061_iosErmou caddesi´nin paralelinde bulunan ve cafe/restoranlar ile dolu olan Mitropoleos caddesi´nden geri dönerken zemini pırıl pırıl parlayan Metropolis Atina Katedrali´nin20160911_105649171_ios önüne çıkıyoruz. Katedralin ardından Mnisikleous sokağı´na dalıyoruz ve bizi Taksim´de bulunan  Cezayir sokağını andıran bir yer karşılıyor. Cafe´lerin hepsi dolu, zar zor bir boş masa yakalıyoruz ve hemen Yunan kahvemizi sipariş ediyoruz. Türk kahvesine oranla rengi daha açık ve daha hafif bir tada sahip olan kahvemizi yudumlarken de haritayı inceliyoruz Akropolis´e hangi yoldan çıkacağımızı belirlemek için… Atina´nın üzerinde yüksek bir kayalık bölgenin üzerinde bulunan ve dsc_0138antik yapı kalıntılarını içeren Akropolis´e girmek için önce bilet gişesinden kişi başı 20 euro olan biletlerimizi alıyoruz. Burada iki not eklemek istiyorum: ilki, zemin çok kaygan, her yerde bu konu ile ilgili ikaz tabelası da mevcut ama aklınızda olsun, mutlaka sağlam basın :); ikincisi ise, girmeden önce içecek bir şey alıp hem içerim hem gezerim demeyin, su haricinde başka sıvı kesinlikle kabul etmiyorlar, bu da ayrıca aklınızda olsun, bizim gibi koştura koştura içmek zorunda kalmayın buzlu içeceğinizi 🙂

dsc_0096Atina´nın sembolü olan ve M.Ö. 5.yüzyıldan günümüze kadar gelen Akropolis toprakları üzerinde yürümek ve o havayı solumak çok keyifli, hele bir de bu bölgeyi bir arkeolog ile gezmek daha da keyifli 🙂 Yol boyunca karşılaştığımız heykellerin ya da antik kalıntıların büyük bir çoğunluğu bana hiçbir şey ifade etmezken, yanımda ne olduklarını bilen ve her birine ait mitolojik hikayeler anlatan kocacığım sayesinde gördüklerim daha anlamlı oldular 🙂 O hikayelerden de bir iki tane yazımda bahsedeceğim balık hafızalı biri olarak hazır unutmadan…Neyse yolumuza devam edeyim şimdi 🙂

Dioskuron sokağı´nda bulunan Dioskouroi isimli restoran, oldukça derme çatma bir yer, ama yoğunluktan yerdsc_0100 bulabilirseniz şanslısınız demektir, özellikle Yunan mezeleri ile önerilen restoranlardan biri olan bu mekanda saganaki ve ahtapot salatası yemeden ayrılmayın… Burada bira eşliğinde meze ile karnımızı doyurduktan sonra sokaktan aşağıya saldık ve kendimizi doğru Monastiraki meydanında bulduk. Adrianou sokağı oldukça keyifli, Akropolis manzaralı, birbirinden farklı tatlı cafelerle dolu. Sokağın sonuna vardığınızda Thissio bölgesine varmış oluyorsunuz, hediyelik eşyalar ile 2.el ürünlerin de satıldığı Apostolou Pavlou sokağı´nda yürürken Akropolis de sizi tepeden izlemeye devam ediyor. Bu yol sizi ayrıca Yunanistan´ın Roma İmparatorluğu´ndaki dönemini simgeleyedsc_0108n anıtın yer aldığı Filopappos Tepesi´ne kadar da götürüyor. Evet şimdi sıra geldi ilk hikayeye… Sokak satıcılarının tezgahlarında en çok göreceğiniz hediyelik eşya, Pisagor´un Adalet Kupası… Peki neymiş bunun özelliği, biliyor muydunuz? Yunan filozof ve matematikçi olan Pisagor, 2500 yıl önce ters çan şeklinde, altında bir delik olan, sınırları aşmadığınız sürece dökülmeyen bir kupa icat etmiş, ancak “daha fazla, daha fazla” olsun diye doldurmaya devam ettiğinizde hepsinden olabiliyorsunuz. Kimse elbette elindekini kaybetmekle sınanmasın bu hayatta sırf daha fazla arzuluyor diye, ama verdiği mesaj muhteşem değil mi?

Tezgahlardaki ürünlere baka baka geri döndüğümüz Apostolou Pavlou sokağı´ndan Iraklidon sokağı´na dalıyoruz, üzerinde ray yolunun bulunduğu, sağlı sollu şirin cafeler ve terasları ağaçlar ile yeşillendirilmiş, kiremitleri dsc_0191lotus palmet ile süslendirilmiş evler ile dolu bir sokak daha… Thissio bölgesi´nde ara sokaklarda biraz daha dolandıktan sonra grafitiseverler için görsel şölen sunan Psyri bölgesi´ne geçiyoruz. Bize Karaköy´ü anımsatan bu bölgede de pek çok mekan mevcut, akşamları daha hareketli olan mahalleyi gezmenizi ve özellikle Iroon Meydanı´nı mutlaka görmenizi tavsiye ediyoruz. Bize Bodrum çarşı sokağını anımsatan, incik, boncuk ve kıyafetlerin satıldığı tezgahlarla dolu pazarı olan Monastiraki bölgesi`ndeki Pandrossou sokağı oldukça keyifli… Gezmekten dsc_0110yoruldunuz ve karnınız acıktı ise, Plaka´da bulunan Lysikrates Anıtı manzarası eşliğinde keyifle yemek yiyebileceğiniz bir mekan önerisi ile geleyim o zaman 🙂 Loş ışıklar altında güzel bir atmosfer ile uzo keyfi eşlğinde leziz bir yemek keyfi sunan Diogenes Taverna kesinlikle denemeye değer…. Atina´daki ilk günümüzü sonlandırırken bu hikayeyi anlatmadan geçemeyeceğim…Atina´nın adının nereden geldiğini biliyor muydunuz? Açıkçası ben bilmiyordum,  bu bilgiyi de sizlerle paylaşmasam dsc_0046olmazdı 🙂 Efsaneye göre, savaş ve bilgelik tanrıçası Athena ile denizlerin tanrısı Poseidon´u dahil eden bir yarışma yapılmış, her kim bu yarışmayı kazanırsa, Atina, ona ithafen kurulacak bir şehir olacakmış. Şehre en faydalı olacak şeyi yapan da şehrin sahibi olacakmış. Yarışma günü geldiğinde ilk olarak Poseidon ortaya çıkmış ve mızrağıyla Akropolis´in kayalıklarına vurmasıyla kayalıklardan tuzlu su fışkırmaya başlamış. Bunun üzerine de Athena gelmiş, o da kayalıklara vurmuş ve kayalıkların arasında bir zeytin ağacı büyümüş. Bunun üzerine de halk zeytin ağacını daha faydalı bulmuş ve şehir Athena´ya verilmiş…

Atina´da ilk gün de tabanvay, bol fotoğraflı, bol tarihli, bol ara sokaklara dalmalı ve oldukça keyifli bir şekilde bitivermiş..

20160912_072041724_iosAtina´da 2. günümüz için tek planımız var o da, çok koşturmadan, her anın keyfini çıkartarak sokakları arşınlamak, görmediğimiz yerlere doğru yolalmak… Önce sırada güzel bir kahvaltı var elbette 🙂 Omonia´da bulunan Horiatiko pastanesi´nde yine kendimizden geçerek peynirli böreklerinden yiyoruz, bir yandan da haritada Taf Coffee´yi buluyoruz, Atina´ya gitmeden önce 3. nesil kahvecilerden varsa keşfetmek zaten aklımızdaydı, seyahatin içine biraz da iş sokuşturuverdik yani 🙂 Eleftheriou Venizelou caddesi´nden Emmanouil Benaki sokağı´na döndüğümüzde karşımıza çıkan Taf, Pazar günleri hariç her gün servis veriyor, espresso bazlı içeceklerden, farklı demleme yöntemleri ile hazırlanan kahvelere kadar pek çok çeşit mevcut. Espresso ile cappuccino´muzu keyifle içtikten sonra artık yolumuza devam ediyoruz. Eğer sizin de merakınız “iyi kahve” ise, bu mekanın haricinde, Eleftherios Venizelou caddesi üzerinde Foyer Espresso Bar, Coffee Lab ve Coffee Brands isimli kahve dükkanları da mevcut, aklınızda bulunsun… Caddenin üzerinde yürürken göreceğiniz kütüphane ve alınlığında 12 Yunan tanrısını, sütunlarında ise Apollon ve Athena heykellerini göreceğiniz üniversite binaları dsc_0122kesinlikle görmeye değer. Üniversite´nin hemen önünden caddenin karşısına geçtiğiniz zaman sizi karşılayan Klafthmonos meydanı´nı da görüp, birkaç yerde bahsi geçen Zonars´da çay molası vermeye gidiyoruz. Amerika´da yaşayan, 20160912_083957441_iosYunanlı çikolatacı Karolos Zonaras´ın, Atina´lı ve Atina´dan ayrılmak istemeyen bir kadına aşık olması ile başlamış 1939´da kurulan Zonars´ın hikayesi…İç mekan oldukça şık, ancak biz üzerimizdeki kıyafetlerden ötürü içerde oturmaya kıyamayıp, restoranın önündeki masalarda çayımızı keyifle yudumluyoruz. Aslında bir akşam yemeği eşliğinde bu restoranın atmosferini solumak lazım diye de düşünmüyor değiliz…Milos adası´na geçmeden önce Atina´da son günümüz diyerek yeniden adımlamaya başlıyoruz Kolonaki bölgesi´ne doğru. Özellikle araç girmeyen ve cafe`ler ile dolu Tsakalof sokağı´na bayılıyoruz, dönüşte uğramak için mekanımızı seçiyoruz ve Irakliteo sokağı´ndan merdivenleri tırmanmaya başlıyoruz Lycabettus Tepesi´ne gitmek üzere… Tepe´ye kadar aslında yürüme şansınız var ama bizden size tavsiye, çıkışı teleferik ile çözüp, dönüşü dsc_0074-kopyayürümek Atina şehir manzarası eşliğinde…Teleferik sabah 9´dan gece 3´e kadar, her yarımdsc_0056 saatte bir hareket ederek servis veriyor. Şehir manzarası görerek yukarı çıkacağımızı düşünüyoruz, ama bizim Tünel gibi çalışan bir sistemle, kapalı mekanda tepe´ye varıyoruz. İşte vardığımız zaman da harika bir manzara bizi bekliyor, keşke zamanımız olsaydı da akşam ışıklarını görmek için de gelebilseydik diyouz ama bir yandan da Pisagor´un Adalet Kupası´nı hatırlayıp o anın tadını çıkarmaya devam ediyoruz 🙂 Lycabettus Tepesi´ne ya gündüz ya gece, hangisine şansınız varsa, mutlaka zaman ayırmanızı tavsiye ediyoruz, hem Akropolis hem ardında Pire limanı olan fotoğraflar çekebilir, Atina´da evlerin çatılarının yeşilliğini daha da yakından görebilirsiniz. Panoramik manzarayı izledikten sonra yavaştan inişe başlıyoruz yol boyunca bizi takip eden kaktüs ve aloe vera bitkileri eşliğinde… Hani yazmıştım ya gözümüze kestirmiştik bir mekan diye, işte oraya varıyoruz karnımız da acıkmış bir şekilde… Bize Beşiktaş´taki Karadeniz Pide ve Döner dükkanını andıran, ismini tam çözemediğimiz ama anladığımız kadarıyla Ntepnikatezen 20160912_111113302_iosgibi bir şey olan dükkanda, sokak lezzeti olan pita souvlaki´lerimizi götürüyoruz, pidesi o kadar güzeldi ki, şu anda yazarken bile ağzım sulandı diyebilirim 🙂 O sokak üzerinde pek çok güzel mekan var, ama buraya mutlaka şans vermenizi tavsiye ederim, pişman olmayacaksınız… Güzeldsc_0170 öğlen yemeğimizin ardından bu sefer de rotamızı Benaki Müzesi´nin karşısından parkın içine doğru çeviriyoruz. Cırcır böceği sesleri eşliğinde, yeşil papağanlar, koi balıkları, heykel gibi durup poz veren kaplumbağalar görebileceğiniz parkta yürüyüş oldukça keyifli… Parkın içinden yürüyerek Hadrian Kapısı´na varıyoruz, oradan da ilk günün tekrarını yapmak ve gezerken dsc_0081kaçırdığımız ara sokakları gezmek üzere yeniden Plaka, Monastiraki ve Psyri bölgelerine doğru dalış yapıyoruz. İki dsc_0160gün aslında Atina´yı gezmek için yeterli gibi, ama 3 günü de doldurmak kolayca mümkün. Atina şehir merkezinden 12 km uzaklıkta bulunan Pire limanı´na gidilebilir ya da yapımı 1881 ile 1893 yılları arasında olan ve Korint Körfezi ile Saronik Körfezi´ni birbirine bağlayan Korinth kanalı´na yapılan bir tura dahil olunabilir ya da Atina´nın içinde bulunan Kifissia Bölgesi´ne gidip birkaç yerde okuduğumuz Varsos pastanesi´nde galaktoboureka yiyebilirsiniz. Atina´daki son akşamımızı da yine yürüyerek kolayca ulaştığımız Gazi bölgesi´ndeki Butcher & Sardelles´de keyifle geçiriyoruz. Hem müziğin, hem amazondaymışsın hissi veren ortamın güzelliği içerisinde dilersen deniz ürünleri dilersen et ürünleri yiyebileceğin harika bir mekan burası, bir akşam yemeğinizi buraya ayırmanızı mutlaka tavsiye ediyoruz.

Seyahatimizin Atina ile ilgili kısmına dair paylaşacaklarım şimdilik bu kadar, umarım zevkle okuduğunuz bir yazı olmuştur diyerek, Milos Adası ile ilgili yazıma kadar hoşçakalın diyorum 🙂

This slideshow requires JavaScript.

0f1950a30082fc6103342b20f1013de9Siz de bizim gibi tatil hakkı haftada sadece bir gün olanlardan mısınız? Evet diyenleri duyuyorum, işte size harika bir gezi önerisi 🙂

Pek çok göçmen gibi benim kanımda da bir Bursalılık bir Mudanyalılık yatmakta tabi, e hal bu halken daha önce pek çok kere gittiğim Mudanya ve Tirilye hakkında blogumda yazmakta geç kalmış olmanın utancını da yaşayarak yazıma başlayayım artık en iyisi… ‘Geç olsun güç olmasın’ demiş Atalarımız, umarım zevkle okursunuz yazımı 🙂 

İlk durak: Mudanya

DSC_0015Araçsız gitmek isteyenler için en kolay ulaşımlardan biri sanırım bu yöntem, Kabataş´tan hareket DSC_0012eden Bursa Deniz Otobüsü seferleri ile yaklaşık 2 saat süren bir yolculukla Mudanya´ya ulaşabiliyorsunuz. Küçük bir ek bilgi vermeden geçemeyeceğim bizim gibi açlık krizine girip kendinizi çereze ve çikolataya vurmayın diye 🙂 İçeride küçük bir büfe var, ancak size naçizane tavsiyem ya öncesinde midenizi doyurun ya da yolculukta size eşlik edecek sevdiğiniz yiyecekleri yanınızda bulundurun 🙂

Mudanya´nın benim için anlamı farklı… Annemin çocukluğu, babamın gençliği buralarda geçmiş, dolayısıyla Mudanya´nın her bir köşesi onların anıları ile dolu, anlatmakla bitiremedikleri hikayeleri var…Her bir binanın önünden geçerken mutlaka ona dair bir hikaye… Şimdiki Mudanya Kaymakamlığı binasına yaklaşırken, ‘çocukluğumuzda korka korka geçerdik önünden’  dedi annem mesela, eskiden burası hapishane imiş… Benim çocukluğumda da çok daha sık gelirdik Mudanya´ya rahmetli amcamı ziyarete, çok net hatırlamasam da benim de hafızama işlenmiş bazı anılar var fırından aldığımız cantık, amcamların evinin bahçesinden topladığımız dut, sahilde yaptığımız yürüyüşler gibi… Neyse daha fazla nostalji yapmayayım, biraz da gezilecek yerlerden bahsedeyim artık…

DSC_0003Mudanya Mütarekesi´nin imzalandığı Mudanya Mütareke Evi´ni Pazartesi günleri hariç her gün ziyaret edebilirsiniz. Eski ahşap evlerin bulunduğu Giritli Mahallesi´ni adımlayabilir, ardından Tahir Paşa Konağı´na doğru rotanızı döndürebilirsiniz. İlk kata girdiğinizde amma da küçük DSC_0002konakmış izlenimi verebilir ama bir üst kata çıktığınızda karşılaşacaksınız konağın asıl ihtişamı ile. Kültür Bakanlığı tarafından 2012 yılında Mudanya Belediyesi´ne devredilen konak, Tahir Paşa´nın ikinci kuşak torunu Agah Bursalı tarafından restore edilerek müze haline getirilmiş. Müzenin giriş katında yer alan haremlik ve selamlık bölümleri arasında yemeklerin servis edildiği dönme dolap ile üst katta yer alan ve 18. Yüzyıl Lale Devri´nden motiflerle bezenmiş Baş Oda favorilerimdendi… Tahir Paşa ile Agah Bursalı ve ailesine ait mobilya ve özel eşyaların sergilendiği müzede taş plak koleksiyonundan örneklerden, Fransız ve Çekoslavakya porselenlerine; Osmanlı dönemine ait antika eserlerden, Tahir Paşa´nın paşalıkla unvanlandırılmasının ardından kullandığı tüfek ve kılıçlara kadar pek çok eşya görebilirsiniz.

peace1-765x510Mudanya ile ilgili de şu haberi atlamışım maalesef :(, siz de benim gibi atlayanlardansanız,bilmemek değil öğrenmemek ayıp’ diyerek sizlerle de paylaşayım istedim 🙂 2015 yılında Mudanya Belediyesi460-turkey02final´nce 30 Ağustos Zafer Bayramı etkinlikleri kapsamında düzenlenen ve deniz üzerinde 460 kişinin bir araya gelerek oluşturduğu ‘Barış Sembolü’nün, Guinness Rekorlar Kitabı’nda ‘Dünyanın en büyük barış sembolü’ olduğunu biliyor muydunuz?

FullSizeRender (1)Evet, şimdi gelelim ‘yemeden dönme’  listesine:

  • Fendo Dondurma´da dondurma;
  • Mudanya´da bulunan herhangibir fırın ya da pastaneden tahinli pide;
  • Abla´nın Yeri´nde balık yemeden dönme 🙂

İkinci durak: Tirilye 

Mudanya´dan her yarım saatte bir hareket eden minibüsler ile Tirilye´ye seyahat edebilirsiniz. 20-25 dakika süren biraz virajlı, bol deniz ve zeytin ağacı manzaralı bir yolun ardından minicik bir kasabaya varıyorsunuz. Tirilye ile DSC_0023ilgili nerede ne yapılır diye bir internet araştırması yaptığımızda ilk karşımıza çıkan yer Çamlı Kahve olmuştu, biz de hem vardır bunda bir hikmet deyip hem de tahinli pideleri hazmetmek için DSC_0024acil bir kahveye duyduğumuz ihtiyaç ile hemen tırmandık tepeye…Arnavut kaldırımı sokaklarda yürürken evlerin önünde oturan teyzeler ile yapacağınız hoş sohbetlerin ardından varacağınız Çamlı Kahve´de Dibek kahvesi içip güzel manzaranın tadını çıkarabilirsiniz. Ama size bir öneri, kahvaltı hakkınızı buraya saklayabilirsiniz, diğer masadaki kahvaltıları ve özellikle ekmeği görünce aklımızda kalmadı değil 🙂  Çamlı Kahve´de küçük bir molanın ardından maalesef harabe olan ve kıymet bilinip restore edilmeyen 😦 tarihi Taş Mektep, Aya Todori Kilisesi, Kemerli Kilise, Dündar Evi ve kiliseden camiye dönüştürülen Fatih Camii´si görülecek yerler arasında Tirilye´de. Kurtuluş Savaşı sonrasında Rum halkından bir bölümünün kendiliğinden, bir bölümünün de Lozan´da varılan ‘Mübadele Anlaşması‘ gereğince Yunanistan´a göç ettiği, onların yerine Selanik ve Girit´ten gelen Müslüman ve Türk göçmenlerin yerleştiği Tirilye´de gelelim şimdi ‘yemeden dönme’  listesine:

  • Doğan Pide´de cantık;
  • Şölen Dondurma´da dondurma;
  • Şölen Dondurma´nın hemen karşısındaki fırından sarı buğday ekmek ve nohut mayasından yaptıkları ekmek yemeden dönme 🙂IMG_8338IMG_8340