İki film birden…

Posted: April 3, 2013 in Film

film festivaliNe zaman Nisan ayına gelsek benim için bunun karşılığı ‘işte festival zamanı yeniden başlasın’ olmuştur. Bahar ile birlikte önce İstanbul Film Festivali gelir ve ardından yaz kokusu yayılmaya başlar havaya bir o konser bir bu müzik festivali derken –gerçi bu yıl müzik festivalleri için her ne kadar güzel İstanbul´umuzda mekan kalmamış olsa da 😦 –  koşturmacalar arasında.

İşte bu yıl da 30 Mart ve 14 Nisan tarihleri arasında 32. si gerçekleştirilen İstanbul Film Festivali, 29 Mart Cuma akşamı Lütfi Kırdar Uluslararası Sergi ve Kongre Sarayı’nda düzenlenen Açılış Töreni’yle başlamış oldu. Üniversite yıllarımda, Beyoğlu´nun sokaklarında bir o filmden diğer filme koşturan sinemaseverleri gözlemleme ve festival konseptine uygun olduğunu düşündüğüm Emek sineması´nda filmleri izleme şansına sahip bir nesil olarak günümüzde ise belki gene sokaklarda bir o filmden diğer filme koşturan sinemaseverler vardır ve benim ancak iş çıkışı filmlere gitme fırsatım olduğu için bunu göremiyor olabilirim, aslında aynı ruh devam da ediyor olabilir, ama filmleri izlediğimiz sinema salonlarından bazılarının Nişantaşı gibi bir yerde olması festivalin tam anlamıyla ruhunu ve bohemliğini yansıtmıyor olsa da yine festivalin takipçiyiz elbette.

Yıllar evvel seçtiğim bir film vardı, ‘Ana ve oğlu’. Hayatımda izlediğim en karamsar, en karanlık ve en iç daraltıcı film diye adlandırabilirim. O seçimimden bu yana filmleri seçerken konuları daha dikkatli okuyup daha özenle buluyorum izleyeceğim filmleri, allahtan başka öyle bir filme denk gelmedim bu zamana kadar 🙂 Tek hatam, her ne kadar geçen yıl ‘bir daha Beyoğlu sineması´nda filme bilet almayacağım’ desem de bu düşünceyi tamamen unutup ilk filmimi bu sinemada izlemek oldu. bir kadının gozyasıKendimi bildim bileli Fransızca dilini çok severim, eskiden Fransız Kültür Merkezi´nde filmleri takip ederdim, her ne kadar dili claude milleranlamasam da dinlemek hoşuma giderdi ve hala öyle aslında. Fransız yapımı olan ‘Bir Kadının Gözyaşı’, elbette Fransızca ve Türkçe altyazı mevcut. Ama Beyoğlu sineması´nın oturma düzeni ile o yazıları okumak ne mümkün. Öndeki başını sağa sola çevirirken sen onun tam aksi istikametinde baş hareketleri yapman lazım ki okuyabilesin, e o sırada senin arkandaki de aynı hareketleri yapması lazım ki filmi takip edebilesin. Yani diyeceğim filme konsantre olmak o kadar da kolay olmadı 🙂 Tüm bu işkenceye rağmen Audrey Tautou´nun başrolünü üstlendiği filmi izlemeye değerdi.  Son zamanlarda hayatını kaybeden Claude Miller´in yönetmenliğini yaptığı film, 1920´lerin Fransa´sında evliliklerin ailelerin toprak paylaşımı üzerinden planlandığı bir dönemde evlilik gerçekleştiren Thérèse Larroque´nun hikayesini anlatıyor. Oldukça sürükleyici ve sizleri içine alan bir film, bir de rahat bir sinemada izlerseniz, keyif almanız muhtemel.

gun dogarkenFestivalde izlediğim bir diğer film ise Goran Paskaljevic´in son filmi, ‘Gün Doğarken’. Neyse ki bu sefer en azından görme sorunu yaşamayacaktım, rahat koltuğuma tam kuruldum derken bir anons: ‘Altyazılarımızda bir sorun var, onu çözmeye çalışıyoruz’.  Film Sırpça olunca altyazı daha da bir değerli oluyor tahmin edeceğiniz üzere. Sorunu çözmeye çalışırlarken de vizyonda oynayan filmleri gösteriyor olmaları festivalin ruhunu bir kez daha yerlere doğru sürüklese ve yanımda oturan kadının sürekli ‘ay bu ne rezalet, bu sinema hep boyle lakayıt’ diyen negatif eleştirileri devam etse de filmin başarılı olacağından emin – sinema eleştirmeni Alin Taşçıyan´ın da izleyenler arasında olması filmin iyi olacağından emin olmama bir etken olmuş olabilir tabi 🙂 – bir şekilde bekliyordum. Eskiden dakik başladığını bildiğim festival filmlerinin,  21. yüzyılda, daha teknolojik bir çağda olmamıza rağmen bu tür gecikmelerin olmasınamustafa nadarevic anlam veremesem de filmi izlemeye verdim kendimi. İkinci Dünya Savaşı sırasında Sırbistan´daki Yahudilerin ve Çingenelerin mahkum edildiği toplama kamplarını konu eden filmde ana karakteri oynayan Mustafa Nadarevic´in bir kazı sırasında bulunan eski bir kutuyla geçmişine dair bildiği herşeyin farklı olduğunu öğrenmesiyle başlıyor hikaye. Çocukluk dönemimde yazlarımızı ailecek geçirdiğimiz İşbankası kampı´nın dip bucak yerlerinde nasıl bir hayalgücümüz var idiyse korsanlardan ya da geçmiş tarihten birşeyler bulma umuduyla toprakları kazır, taşları kaldırırdık, bir umut bir kalıntı, bir eser buluruz diye 🙂 Bir seferinde bulmuştuk da… Ama bulduğumuz sadece eski bir elektrik saati idi 🙂 Neyse filmimize geri dönelim, oldukça etkileyici ve sonunda gözyaşlarınızı tutamayacağınız bir film, kesinlikle izlemenizi öneririm.

Şimdiden iyi seyirler diliyorum..

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s