Archive for the ‘Film’ Category

İki film birden…

Posted: April 3, 2013 in Film

film festivaliNe zaman Nisan ayına gelsek benim için bunun karşılığı ‘işte festival zamanı yeniden başlasın’ olmuştur. Bahar ile birlikte önce İstanbul Film Festivali gelir ve ardından yaz kokusu yayılmaya başlar havaya bir o konser bir bu müzik festivali derken –gerçi bu yıl müzik festivalleri için her ne kadar güzel İstanbul´umuzda mekan kalmamış olsa da 😦 –  koşturmacalar arasında.

İşte bu yıl da 30 Mart ve 14 Nisan tarihleri arasında 32. si gerçekleştirilen İstanbul Film Festivali, 29 Mart Cuma akşamı Lütfi Kırdar Uluslararası Sergi ve Kongre Sarayı’nda düzenlenen Açılış Töreni’yle başlamış oldu. Üniversite yıllarımda, Beyoğlu´nun sokaklarında bir o filmden diğer filme koşturan sinemaseverleri gözlemleme ve festival konseptine uygun olduğunu düşündüğüm Emek sineması´nda filmleri izleme şansına sahip bir nesil olarak günümüzde ise belki gene sokaklarda bir o filmden diğer filme koşturan sinemaseverler vardır ve benim ancak iş çıkışı filmlere gitme fırsatım olduğu için bunu göremiyor olabilirim, aslında aynı ruh devam da ediyor olabilir, ama filmleri izlediğimiz sinema salonlarından bazılarının Nişantaşı gibi bir yerde olması festivalin tam anlamıyla ruhunu ve bohemliğini yansıtmıyor olsa da yine festivalin takipçiyiz elbette.

Yıllar evvel seçtiğim bir film vardı, ‘Ana ve oğlu’. Hayatımda izlediğim en karamsar, en karanlık ve en iç daraltıcı film diye adlandırabilirim. O seçimimden bu yana filmleri seçerken konuları daha dikkatli okuyup daha özenle buluyorum izleyeceğim filmleri, allahtan başka öyle bir filme denk gelmedim bu zamana kadar 🙂 Tek hatam, her ne kadar geçen yıl ‘bir daha Beyoğlu sineması´nda filme bilet almayacağım’ desem de bu düşünceyi tamamen unutup ilk filmimi bu sinemada izlemek oldu. bir kadının gozyasıKendimi bildim bileli Fransızca dilini çok severim, eskiden Fransız Kültür Merkezi´nde filmleri takip ederdim, her ne kadar dili claude milleranlamasam da dinlemek hoşuma giderdi ve hala öyle aslında. Fransız yapımı olan ‘Bir Kadının Gözyaşı’, elbette Fransızca ve Türkçe altyazı mevcut. Ama Beyoğlu sineması´nın oturma düzeni ile o yazıları okumak ne mümkün. Öndeki başını sağa sola çevirirken sen onun tam aksi istikametinde baş hareketleri yapman lazım ki okuyabilesin, e o sırada senin arkandaki de aynı hareketleri yapması lazım ki filmi takip edebilesin. Yani diyeceğim filme konsantre olmak o kadar da kolay olmadı 🙂 Tüm bu işkenceye rağmen Audrey Tautou´nun başrolünü üstlendiği filmi izlemeye değerdi.  Son zamanlarda hayatını kaybeden Claude Miller´in yönetmenliğini yaptığı film, 1920´lerin Fransa´sında evliliklerin ailelerin toprak paylaşımı üzerinden planlandığı bir dönemde evlilik gerçekleştiren Thérèse Larroque´nun hikayesini anlatıyor. Oldukça sürükleyici ve sizleri içine alan bir film, bir de rahat bir sinemada izlerseniz, keyif almanız muhtemel.

gun dogarkenFestivalde izlediğim bir diğer film ise Goran Paskaljevic´in son filmi, ‘Gün Doğarken’. Neyse ki bu sefer en azından görme sorunu yaşamayacaktım, rahat koltuğuma tam kuruldum derken bir anons: ‘Altyazılarımızda bir sorun var, onu çözmeye çalışıyoruz’.  Film Sırpça olunca altyazı daha da bir değerli oluyor tahmin edeceğiniz üzere. Sorunu çözmeye çalışırlarken de vizyonda oynayan filmleri gösteriyor olmaları festivalin ruhunu bir kez daha yerlere doğru sürüklese ve yanımda oturan kadının sürekli ‘ay bu ne rezalet, bu sinema hep boyle lakayıt’ diyen negatif eleştirileri devam etse de filmin başarılı olacağından emin – sinema eleştirmeni Alin Taşçıyan´ın da izleyenler arasında olması filmin iyi olacağından emin olmama bir etken olmuş olabilir tabi 🙂 – bir şekilde bekliyordum. Eskiden dakik başladığını bildiğim festival filmlerinin,  21. yüzyılda, daha teknolojik bir çağda olmamıza rağmen bu tür gecikmelerin olmasınamustafa nadarevic anlam veremesem de filmi izlemeye verdim kendimi. İkinci Dünya Savaşı sırasında Sırbistan´daki Yahudilerin ve Çingenelerin mahkum edildiği toplama kamplarını konu eden filmde ana karakteri oynayan Mustafa Nadarevic´in bir kazı sırasında bulunan eski bir kutuyla geçmişine dair bildiği herşeyin farklı olduğunu öğrenmesiyle başlıyor hikaye. Çocukluk dönemimde yazlarımızı ailecek geçirdiğimiz İşbankası kampı´nın dip bucak yerlerinde nasıl bir hayalgücümüz var idiyse korsanlardan ya da geçmiş tarihten birşeyler bulma umuduyla toprakları kazır, taşları kaldırırdık, bir umut bir kalıntı, bir eser buluruz diye 🙂 Bir seferinde bulmuştuk da… Ama bulduğumuz sadece eski bir elektrik saati idi 🙂 Neyse filmimize geri dönelim, oldukça etkileyici ve sonunda gözyaşlarınızı tutamayacağınız bir film, kesinlikle izlemenizi öneririm.

Şimdiden iyi seyirler diliyorum..

Hepsinden azar azar…

Posted: February 3, 2013 in Film, Müzik, Mutfak

Yazıma başlık bulmakta ilk defa bu kadar zorlandım, ve sonra Cem Yılmaz´ın stand-up gösterisi ile – kendim daha izleme fırsatım olmadığından – etrafımdan duyduklarım kadar ‘Everything but little little into the middle :)’  bana yol gösterici oldu, sizlerle paylaşacaklarımı aslında en iyi anlatacak bu olurdu diye düşünüyorum. Bakalım yazımın sonunda siz de benimle aynı fikirde olacak mısınız? 🙂

filmHerzamanki gibi bu hafta da farklı sanatsal aktivitelerle dolu ve özellikle 4 duyu organıma ziyafet çektiğim bir hafta oldu. Önce göze hitap eden El Sexo De Los Angeles isimli film, 2011 yılı Brezilya ve İspanya yapımı. Filmin kapak resmini görmeme rağmen her ne kadar sonunu tahmin edemesem de film, egosunu tatmin etmek uğruna cinsiyetten bağımsız herkesi kendisine tutku ile bağlayan Rai´nin birbirlerine aşık Carla ile Bruno´nun hayatlarına girmesi ile gelişen olaylar zincirinden ibaret. İlginç bir aşk üçgenine tanık olacağınız film, kendine has konusu ile izlemeye değer. Eğer ‘televizyondaki karamsar dizilerden bunaldım, ne izlesem’ diyorsanız, bu filmi izlemenizi tavsiye ederim…

Şimdi de sıra kulağa hitap eden konserde…Barbaros´un önerisi ile bir festivalde dinlediğim grubun fan´ı olacağımı nereden bilebilirdimkonser ki… İşte karşınızda Büyük Ev Ablukada.. Konserleri sırasında birbirlerine takma isimleriyle hitap eden grubun solisti aynı zamanda oyuncu, hatta Yalan Dünya dizisinin Orçun rolünü üstlenen Bartu Küçükçağlayan. Ama konserlerinde kesinlikle Orçun rolünün meyvelerini toplamaya çalışmayan Bartu´nun konser sırasında yaptığı doğaçlamalar oldukça keyifli. Zaman zaman Babylon ve benzeri konser mekanlarında konserleri olabiliyor, mutlaka Biletix üzerinden takip etmenizi tavsiye ederim, eğer ‘bu adamların hangi şarkısı varmış acaba’ diye merak ediyorsanız da, işte size önerilerim: Çıldırmıcam, Olanla Olunmaz, Lilililerle, Havadar ve Evren Bozması…Müzik marketlerde bulamayacağınız grubun albümünü ise websitesinden alabilirsiniz, hem de bir gün içinde size teslimi muhtemel, o kadar hızlılar, tecrübe ile sabittir 🙂  http://buyukevablukada.com/

WP_20130203_003WP_20130203_012Ve gelelim son iki aktiviteye… Hem göze hem kulağa hem buruna hem de damağa hitap eden ikiliye.. Huzur dolu bir Pazar gününün benim için anlamı, anne ve baba ile geçirilen kaliteli zamandır ki biz de kelimenin tam anlamıyla çok harika bir gün geçirdik. İşte bugünden sizler için 2 önerim: Osmanlı-Türk mutfağını 111 yıldır yaşatan Konyalı Lokantası´nın Kanyon şubesi. Buradan ayrıldığınızda en az 3 kilo almanız garanti ama menüsü o kadar leziz ki, tıka basa doymuş olmamıza rağmen siz de  karışık tatlı tabağına karşı koyamayabilirsiniz. Servis kalitesi oldukça yüksek olan mekandan kişi başı en az 100TL´yi de gözden çıkarmakta fayda var, ama bu dünyaya kaç kere geliyoruz 🙂

tiyatroVe son önerim ise Leyla´nın Evi. Zülfü Livaneli´nin yazdığı romandan yola çıkılarak Nedim Saban´ın yönetmenliğinde Zeynep Avcı´nın uyarlaması ile hayata geçirilen bir tiyatro oyunu. Oyuncular arasında yer alan Ayça Varlıer´in performansı muhteşem. Normalde tiyatro izlerken konsantrasyonumu ara ara kaybeden birisi olarak başından sonuna merakla izlediğim Leyla´nın Evi, kesinlikle izlemeye değer. Bundan soraki oyunlarını takip etmenizi ve oyunu kaçırmamanızı öneririm. İzleyicinin ruh haline göre değişir elbette oyundan aldıklarımız ama benim aklımda yer eden diyalogdan bir alıntı: Aşk hürmet ister… 

Eveeet, dediğim gibi ortaya karışık bir yazı oldu biraz, umarım zevkle okuyup kendiniz için plan yapmaya başlamışsınızdır bile 🙂 Şimdiden keyifli aktiviteler diliyorum..

sen dogmadan önce filmHangi filme gitsem diye vizyondaki filmler arasında göz gezdirirken gördüm ‘Sen Dünyaya Gelmeden’ filmini… Tom Cruise ile Brad Pitt´in ayrı ayrı rol aldıkları Amerikan filmlerinin aksine İtalya ve İspanya ortak yapımı olan  ‘Twice Born’ daha çok ilgimi çekmişti…. Yazılarımı okuyanlar ve beni tanıyanlar genelde bilir hayatın tesadüflerle dolu olduğuna inandığıma… Ve Pazar günü gene aynı şey oldu… Telefonumda bir mesaj.. Bankalardan ya da sürekli indirim ve kampanya haberi gönderen giyim mağazalarından değildi bu sefer…:) Rozi´den gelen mesajın ardından filme beraber gitmeye karar verdik…Daha sonradan farkına vardım ki cüzdanımı evde unutmuştum  ve eğer bu buluşma olmasaydı, eve dönüp cüzdanımı alana kadar  filme yetişmemin imkanı pek olmayabilirdi…Neyse işin gırgır kısmını geçeyim, ve asıl konumuza geri döneyim.

Margaret Mazzantini’nin ‘Venuto Al Mondo’ adlı romanından uyarlanan bir film ‘Sen Doğmadan Önce’. Filmin ilk sahnelerinden birinde Penelope sen dünyaya gelmeden kitapCruz, oldukça yaşlı birisi olarak karşılıyor sizi, yapılan makyaj o kadar müthiş ki ‘nasıl da yaşlanmış’ dedirtecek gerçeklikte. Sonradan filmi izlerken pek çok flashback´ler olduğunda yeniden Penelope´nin genç ve güzel halini görebiliyorsunuz. İlk başta aşk filmi olarak görünse de Bosna savaşı´nın insanlar üzerinde bıraktığı yıkıcı etkiyi içinizde hissedebileceğiniz bir film.. Herkesin kendince çok farklı pay çıkarabileceği bir film…Bazı izleyenler için sevdiği erkeğe, ona benzeyen bir çocuk vermek için deneyen, çabalayan ve sonunda kısır olduğunu öğrenerek yıkılan bir kadın… Bazı izleyenler için sırf çocukları olması için kendisinden feragat ederek başka bir kadını ayarlayabilecek kadar sevgilisini seven bir kadın… Bazıları için kadının bunca fedakarlığına rağmen bebek yapabileceği kadının peşinden koşan adam…Zannedebilirsiniz ama sizleri hiç tahmin edemeyeceğiniz nitelikte bir sonun beklediğinden emin olabilirsiniz. Filmi izlemeyi ya da kitabı okumayı planlayanların tadını kaçırmamak adına konudan daha fazla bahsetmeyeceğim.

saadet ışıl aksoyFilmin son 10 dakikası içinize dokunan ve gözyaşlarınıza yenik düşeceğiniz dakikalar olabilir, en azından benim için öyle oldu diyebilirim… 1996 yılında Pristina´da ziyaretine gittiğim akrabalarımın, 1993 yılında yaşanan Bosna savaşı´ndan ne kadar etkilendiklerini gözlemem, 1999 yılında Kosova´da patlayan kargaşa sebebiyle yurtlarını kaçarak terkedip bizlerle kaldıkları ayları hatırlamam ve anavatanlarına geri döndüklerinde bazılarının evlerinin işgal edilmiş, bombalanmış, tahrip edilmiş şekilde bulduklarını bildiğimden sanırım bu kadar içime işledi film…

Kesinlikle izlemenizi öneririm, özellikle filmde Penelope Cruz ile başrol almayı başarmış Saadet Işıl Aksoy´u izlemek de pek keyifli…

Şimdiden iyi seyirler diliyorum…

Kurt Cobain ve ‘Last Days’…

Posted: September 11, 2012 in Film, Müzik

Evde izlemek üzere Orta Dünya´da film araştırırken birazdan bahsedeceğim DVD´yi gördüğümde çok sevindim. Kurt Cobain hayranı birisi olarak Nirvana şarkılarıyla dolu bir film olacağını düşünerek büyük bir heyecanla izlemeye koyuldum. Filmin ismi, ‘Last Days’. Gus Van Sant yönetmenliği´nde çekilen filmde sürekli homurdanarak mutfakta, evin farklı odalarında, dere kenarında, orman içinde dolaşan, ara ara yere yığılarak sızan bir Kurt Cobain ve aynı evde yaşayan grup arkadaşlarını görüyoruz. Özellikle ‘Where did you sleep last night?’ şarkısını söylediği un-plugged konserlerden birinde karışık hafif yağlı sarı saçlı, mavi kotunun üzerine giydiği salaş ve bol hırkası ile gözlerimin önünde olan Kurt´un ‘I´m a loser baby so why don´t you kill me’ şarkısında olduğu gibi bu denli ‘loser’ olduğunu izlemekten hiç de hoşlanmadığımı söyleyebilirim. Filmi izlerken tek hoşlandığım kare, araba içinde yolda giderlerken yapılan çekimde kameranın cama yansıyan ağaçları netlemesi idi, bu görüntüye odaklı bir şekilde izlemek belli bir süre sonra baş döndürücü olabiliyor, uyarmadı demeyin 🙂 Kurt Cobain´in intihar sahnesi ve ev arkadaşlarının Kurt´u arkalarında bırakarak ortadan yok oluşlarını gösteren sahne ile filmi izlemeyi bitirdikten sonra ‘Kurt bu kadar leş, bu kadar hiç üretim yapmayan birisi olamaz’ diye düşünerek biraz internette araştırmaya başladım.

İşte öğrendiğim 3 şey:

1. Kurt´ün ünlü olmak istemediğini ve insanların aşırı ilgisinin onu rahatsız ettiğini ve filmde sürekli insanlardan kaçar halde olmasının nedenini öğrendim.

2. Kurt´un mide ağrılarının olduğunu ve bazen sahne arkalarında bile uyuyakalmasına sebep olan narkolepsi hastalığı olduğunu ve filmin pek çok sahnesinde yere yığılıp sızıp kalmasının nedenini öğrendim.

3. Gene sevdiğim bir grup olan Foo Fighters´ın kurucusunun filmin son sahnesinde Kurt´u arkalarında bırakan arkadaşlarından Dave Grohl olduğunu öğrendim. Şu dakika itibariyle, Foo Fighters´ı kesinlikle protesto ediyorum!

Sanırım, filmi tekrar ama bu sefer daha farklı bir gözle izleyeceğim. Kesinlikle Kurt Cobain belgeseli olmasa da Kurt hakkında 2-3 şey öğrenmeme yardımcı olan bu filmi, çok beklentiye girmeden izlemenizi tavsiye edebilirim. Şimdiden  hepinize iyi seyirler diliyorum.

Klasik bir Kadıköy gelenekseli… Önce Kadıköy Beyaz Fırın´da arasına konmuş kaşar peynirleri erimiş tahıllı simit ile bir büyük bardak çay eşliğinde çevre gözlemlenir, o sırada yan masada oturan 2 Alman kızın vücut ölçüleri ile yediklerine bakılıp ‘ben bu kadar yesem kesin  100 kilo olurdum’ şeklinde düşüncelere tanık olmanın ardından Bahariye caddesinde kısa bir yürüyüş yapılır ve sonunda en favori mekanım olan ‘Orta Dünya’ ya ulaşılır. Zaman zaman uğradığım bu dükkandan izleme fırsatım olmayan filmler seçilerek hem film koleksiyonuma katkısı olsun diye satın alınır ‘ elbette Orijinal :)’ hem de evde sinema keyfi yaşanır bu filmlerle.

Geçen haftasonu aldığım filmlerden birini Pazar akşamı izlemek üzere ekran karşısına kuruldum. Filmin adı, Les Adoptes (The Adopted). Nedense kendimi bildim bileli Fransız filmlerini çok severim, hatta üniversite yıllarımda Fransız Kültür Merkezi´inde yayınlanan film gösterimlerini her ne kadar Fransızca´dan tek kelime anlamasam da kaçırmazdım. Muhtemelen bir önceki yaşamımda Fransız idim 🙂 Neyse filme geri dönüyorum…Filmin ana karakterleri 2 kızkardeş. Lisa, yerlerinde kendi evime döşemek istediğim tarzda karoları olan küçük bir müzik dükkanında çalışan bir müzisyen ve Leo adında bir oğlu var. Özellikle oğluna ilgi duyacağı aktiviteyi bulma konusunda geçen sahneler oldukça eğlenceli. Şimdiki zamandaki çocuklar – yeğenlerimden biliyorum, önce yüzme, sonra voleybol, piyano, evet şimdi keman dersiiii 🙂  bu kadar koşturmaca arasında evet şanslılar ne yapmaktan zevk aldıklarını küçük yaşta görebilecekler ama bir yandan da bu koşturmaca arasında çocuğu, hepsinden nefret eder hale sokmak da mümkün, neyse ebeveyn olmadığım için çok da yorum yapmam doğru olmaz sanırım, filmimize geri dönelim en iyisi… Filmin diğer karakteri ise Marine.. Bir kitapçıda çalışıyor, Cary Grant ve Audrey Hepburn filmlerini izlemeye bayılıyor. Ve aşkın bu filmlerde gibi olacağına inanıyor. Filmin erkek karakteri Alex ise kitapçıda Marine´in karşısına çıkıyor. Tahmin edeceğiniz üzere aralarında ilişki başlıyor. Ancak bir noktada, özellikle ‘ilişki insanı’ olmadığımı düşünen birisi olarak bir sahnede ‘ilişkiler için uygun olmadığını’ söyleyerek Marine ilişkisini sona erdiriyor. Bazı sahneler sonrasında tekrar biraraya geldiklerini görüyoruz, elbette erkek karakterin Arabeskvari konuşmasının etkisi büyük. Ve herşeyin yoluna girdiğini düşündüğünüz bir anda, hiç beklemediğiniz bir anda ekran görüntüsü flulaşıyor… Vespa kullanan birisi olarak en büyük korkularımdan birisi yaya olarak karşıdan karşıya geçerken bir motorun bana çarpması diğeri ise motor kullanırken bir yayaya çarpmam… İşte bu flulaşan sahnede tam da hayatında herşeyin yoluna girdiğini düşündüğü bir anda Marine bu tesadüfler zincirinin içinde bulur kendini… Motor çarpma sahnesini söyleyerek filmin heyecanını kaçırdığımın farkındayım ama fragmanında da bu sahne görünüyor zaten, bu yüzden bana kızmayın 🙂 Filmin ilk bölümünde Marine´in hayatı gözönündeyken geriye kalan bölümünde Lisa ile Alex üzerinde konu dönmeye başlar. Aylar geçer ve komada olan Marine yaşamına veda ederken arkasında minik bir bebek bırakır. Eğer bu film Türk filmi olsaydı kesin bebeğe Marine ismi koyulurdu, ama bu Fransız filminde Marine´in okuduğu kitaplardan birinin yazarının ismi koyulur. Şaka bir yana, benim aklıma gelmedi değil, kesin Lisa ile Alex de evlenir diye düşündüm ama film bu şekilde sonlanmıyor 🙂

İzlerken büyük bir zevk aldığım ve kesinlikle izlemenizi tavsiye edebileceğim bir film…. Şimdiden iyi seyirler diliyorum 🙂

Herşey yolunda….

Posted: February 12, 2012 in Film

Bazen o kadar çok istiyorum ki aynı zaman diliminde farklı yerlerde olabilmeyi, ve hiçbir anı kaçırmadan yaşayabilmeyi… Ama malesef her zaman bir seçim yapmak durumundasın… O an yaşadıkların aslında aynı zamanda başka bir yerde olamadığın için kaçırdıkların.. Hayat belki de bu işte, bir yerde yaşadıkların ve başka bir yerde yaşayamadığın için kaçırdıklarının bir bütünü…Son zamanlarda haftasonlarımı yaparken çok zevk aldığım, kendimi özgür hissetmemi sağlayan, farkında olmadan meditasyon yapabildiğim, aklımdan HİÇBİR düşüncenin geçmediği, huzur içerisinde karların üzerinde rüzgarı hissedebildiğim, düştüğümde acıya rağmen yeniden ayağa dikilip yoluma devam edebildiğim board maceralarını yaşarken, bembeyaz karlar altında kalan güzel İstanbul´umu yaşamayı kaçırıyormuşum, belki de yıllarca göremeyeceğimiz, ve 10 yıl sonra ‘2012´nin Şubat ayında yağan ne kardı’ konuşmaları yaparken geriye dönüp tek bir fotoğraf gösteremeyecek oluşum…Çünkü aynı anda iki farklı yerde olamazdım… Bu haftasonu seçimimi İstanbul´da kalmaktan yana kullandım ama bu sefer de karlar erimişti beyaz İstanbul´u görüntüleyemeden 😦 Bir umut azıcık da olsa karlar kalmıştır diye fotoğraf makinemi kapıp evden çıktım, İstanbul´da iken yapmaktan en çok zevk aldığım şeylerden biri olarak yalnız başıma Starbucks´dan kahvemi ve Beyaz Fırın´dan sandviçimi alıp sahile indim. Dalgaların ve martıların sesleri eşliğinde masmavi gökyüzünü izleyerek – her ne kadar martılarla sandviçimi paylaşamasam da 😦 , bir sonraki sefer kesinlikle onlar için de ekmek yanımda getireceğim 🙂 – haftalardır kaymaya giderek bu anı kaçırdığımı düşündüm. Ama en iyisi sanırım öbür anda neler kaçırdığına odaklanmadan o anın tadını çıkarmak… Kar manzaralı fotoğraflar çekemesem de çektiğim fotoğraflardan bazılarını sizlerle paylaşıyorum, umarım beğenirsiniz.

 

 

 

 

 

 

 

Dolu dolu başlayan günümün en güzel kısmı ise Rozi ile evde akşam yaptığımız sohbet ve ardı ardına izlediğimiz 2 film oldu, elbette vazgeçilmez kabak çekirdeği ve şarap eşliğinde 🙂 Neyse artık gelelim izlediğim filmlere, her ikisini de kesinlikle tavsiye ederim.

Then she found me, Helen Hunt´ın hem yönettiği hem de başrolünü üstlendiği bir film. Colin Firth´ün rol aldığı film bir anlık da olsa Bridget Jones´un Günlüğü´ndeki sahnelerini gözüme getirse de bu filmdeki oyunculuğu da oldukça başarılı. Filmin başarısında Bette Midler´ın da payı büyük. Konusu, özetle, April anaokulda öğretmendir, evlenir, çocuk yapmak ister, herşeyin çok iyi gittiğini düşündüğü bir anda eşi ayrılır, annesini kaybeder, ve tam bu sırada asıl annesi ortaya çıkar, ve onu her haliyle kabul edecek birisi ile tanışır. Sonunu söylemiyorum elbette :), oyunculuğun başarılı olduğu, ve ‘herşeyi kaybettiğinizi düşündüğünüz bir anda aslında sizleri daha iyi birşeylerin beklediğini’ vurgulayan ve izlerken hoşça vakit geçirebileceğiniz bir film…

İzlediğim diğer film ise bir hint filmi olan 3 Idiots. Yalnız şimdiden söyleyeyim film 2 saat 40 dakika sürüyor, izlemeden once filmin süresine bakmadığımız için ne kadar uzun bir film olduğunu bilmediğimizden bize her ne kadar 5 saatlik bir filmmiş gibi gelse de bi yandan da sonunu merak içinde beklediğimiz için başından da kalkamadığımız bir film oldu. Filmin bir sahnesinde gözyaşı dökerken bir sonraki sahnesinde kendinizi kahkaha atarken bulabileceğiniz oldukça eğlenceli bir film. Eğer Jude Law hayranı iseniz 3 karakterden birini canlandıran oyuncu Jude Law´un Hintli versiyonu 🙂 Komik, eğlenceli, ezbere dayalı eğitim sistemini eleştiren, oldukça başarılı kurgusu olan bir film. ‘All is well’ (herşey yolunda) mesajı veren pozitif ve kesinlikle sıkılmadan izleyebileceğiniz bir film, ama yanınıza bol bol içeçek ve atıştırmalık birşeyler alın derim izlemeye başlamadan önce 🙂

İyi seyirler diliyorum 🙂

Festival´in ilk haftası geride kaldı bile. Yağmur eşliğinde gittiğim son 3 filmden de kısaca bahsetmek istiyorum. 7 Nisan 2011 Perşembe akşamı Atlas sineması´nda gösterimde olan ‘İçimdeki Katil’, İngiliz / ABD ortaklığında yapılan bir film. Başrollerinde Kate Hudson ve Jessica Alba´nın yeraldığı film, kadınları döve döve öldürmekten keyif alan bir adamın çevresinde gelişen olaylardan oluşuyor. Sevgi ve şefkatin yokedilişi gibi konulara değinen film, izlemeye değer, ancak adamın psikopatça zarar vermesini içeren sahneleri takip etmekte zorlanabilme ihtimaliniz olduğu konusunda sizi uyarmadan da geçemiyorum…Atlas sineması´nın, dar koltuklarına rağmen, hala Fitaş 4 salonu´ndan çok daha konforlu ve rahat olduğunu düşünerek sinema´dan evime gitmek üzere ayrılıyorum..

Ertesi gün planda ‘Rolling Stones sürgünde’ filmi var. Her ne kadar yoğun iş gününden sonra, film öncesinde spora git, vakit geçir, sonra film izle, eve 1´e doğru saatlerde git koşturmacasından yorulsam da azimle plana sadık kalıyorum ve 8 Nisan 2011 Cuma akşamı için Taksim yollarına düşüyorum. Belgesel niteliği taşıyan ve Rolling Stones´un en başarılı albümlerinden ‘Exile on Main Street’i nasıl hazırladıklarını grubun kendi ağzından dinleyebileceğiniz, çeşitli müzisyenlerle söyleşileri içeren bir fim. Eğer Rolling Stones hayranı iseniz, özellilkle Mick Jagger´ın gençlik halini görmek isteyenlerin izlemesi gereken bir film 🙂 Festival filmleri arasında da en kısa olanı, sanırım bu, 61 dakika sonunda sinemadan ayrılıp ilk defa evime erkenden varabiliyorum…

Festival´in ilk haftasının kapanışını yapacağım filme geldi sıra, güzel başlayan Cumartesi günü´nde. Pırıl pırıl bir havada güzel bir dost Rozi ile Emirgan Sütiş´de leziz kahvaltı ile güne başlıyorum. Uzun süren kahvaltının, hoş sohbetin ve boğaz´da sahilde hafif bir yürüyüşün ardından bir sonraki programda görüşmek üzere vedalaşıyoruz… Ve gene Taksim yolları güzüküyor bana 19:00 matinesi için… Sağanak yağış olmasına ve facebook´da yazılan ‘bu havada en güzel şey, kahve ya da çay eşliğinde kitap okumak ya da tv izlemek’ gibi yorumları okumama rağmen yılmadan filme varmayı başarabiliyorum.  Ön sıralardaki koltuğuma usulca yerleşiyorum elimdeki kahveyi dökmemeye çalışırken bir yandan da gözüme gözlüğümü iliştirerek….Filmin başlamasına 15 dakika varken duvardaki resimleri inceliyorum. Beyoğlu sineması´nın duvarındaki resimleri kimin çizdiğine dair bir araştırma yaptım internetten, ancak bilgi bulamadığım için sizinle paylaşamıyorum 😦 Ancak burası, Emek sineması´ndan sonra en başarılı sinemalardan biri diyebilirim…Duvardaki resimlere daldığım anda, ışıklar kapandı, ve korku ve gerilim türü filmlerinin üstadı Claire Denis yönetmenliği´nde ‘Her gün başka bir bela’ filmi başlayıverdi. Film, eğer sizi kan tutmuyorsa, azap verici şiddeti izlemeyi rahatsız edici bulmuyorsanız izleyebileceğiniz kült bir film. Filmden çıktıktan sonra bir darlanma hissetmeniz çok doğal, yandaki fotoğraftan da anlayacağınız üzere 🙂 Bu filmin etkisini, sanırım ancak, 11 Nisan 2011 Pazartesi akşamı izleyeceğim, aynı zamanda filmin müziklerini  oluşturan ‘Tindersticks’ konseri ile atlatabileceğim 🙂

Yoğun bir iş temposu ve kariyer planlama konuşmalarıyla dolu yorucu bir günün ardından soluğu, Taksim´de almaktan daha güzel ne olabilir ki 🙂 6 Nisan 2011 Çarşamba akşamı saat 21:30´da Fitaş Beyoğlu´nda gösterime girecek olan Küçük Beyaz Yalanlar için tamamiyle hazır bir şekilde, İstiklal caddesi´nde keyifli keyifli yürürken dikkatimi çeken birşeyle abartısız şoke oldum. Ne zaman olmuştu da koskocaman, ışıltılı bir alışveriş merkezi olarak bu bina hayata geçivermişti. Daha da ötesi bunun yerinde önceden ne vardı sorusunun cevabını bulmaya çalışırken bir anda merakla kendimi alışveriş merkezinin içinde buldum. Daha önceki yazımda bahsettiğim Emek sineması´nda film izleme imkanımızı sona erdiren nedenlerden biriydi bu Demirören Alışveriş Merkezi… Binanın dış görüntüsünü beğendiğimi itiraf etmeden geçemeyeceğim, İstiklal´e ayrı bir hava kattığı kesin ama keşke tarihi de koruyabilseydik….

Bu şokun ardından rotamı yeniden Fitaş´a çevirdim ve filmi izlemek üzere ‘düz’ salonumuzda 3. sıradaki koltuğuma yerleştim 🙂 10 dakikalık bir gecikmenin ardından, Fransız yapımı, Guillaume Canet´in yönetmenliğini yaptığı ve başrollerinde Edith Piaf´ı canlandıran Marion Cotillard´ın yer aldığı film başlamıştı. İlk sahnelerin beni etkilediğini söyleyebilirim özellikle havaların ısınmasını heyecanla bekleyen bir Vespa kullanıcısı olarak… Filmin başında adam, sabahın erken saatlerinde eğlence mekanından ayrılır, kaskını takar, motoruna biner, ve yaklaşık 3-4 dakikalık bir sürede sanki siz de motorun üzerindeymişsiniz hissi verecek bir çekimle – ya da 3. sırada olmanın verdiği etkinin sonucu ile 🙂 – yolda gider ve bir anda bir kamyonun motora çarpmasının ardından da kendinizi hastane´de adamı ziyaret eden arkadaşlarının yer aldığı sahnede bulursunuz. Kaza geçiren adam, ölmemiştir, ancak kazanın verdiği tahribat çok ağırdır, yoğun bakımda kalacaktır. Ziyaretine çok fazla izin verilmeyeceği için arkadaşları, normalde planladıkları tatile, 1 saat uzaklıkta olacakları ve ani bir durum sözkonusu olduğunda yetişebilecekleri düşüncesiyle oradan ayrılırlar. Ve sonrasında, ilişki, arkadaşlık, dostluk, sadakat, biseksüellik, aldatma gibi konuların işlendiği bazı sahnelerde kahkaha ile güldüğünüz bazı sahnelerde ise boğazınızda yumru olmuşcasına ağladığınız izlenesi bir film kesinlikle. Film´de seçilen müzikler çok başarılı, Ben Harper, Damien Rice ve Antony and the Johnsons´dan seçilen şarkılardan oluşan bir soundtack albümü çıkar piyasaya umarım. Bir sahnede çalan şarkı özellikle hoşuma gitti, eğer filmi izleme fırsatı bulamazsanız, Yodelice´in yorumuyla ‘Talk to me’ isimli şarkıyı dinlemenizi tavsiye ederim.

http://www.youtube.com/watch?v=0cvM-CeBct8

Film´de bir diyalog sırasında anlatılan ve pozitif düşüncenin gücünü vurgulan hikayeyi, çok akılda kalıcı olması sebebiyle sizinle de paylaşmak istiyorum. Japon bir araştırmacı olan Masaru Emoto, yapmış olduğu bir deneyde, pişmiş pirinci iki ayrı kavanoza koyar, kavanozların yanından geçerken bir tanesine, onu ne kadar sevdiğini, değerli bulduğunu, diğer kavanoza ise hiç sevmediğini, ne kadar çirkin ve yararsız olduğunu söyler. 30 günün sonunda farkedilir ki kötü sözlere maruz kalan pirinç çürümüştür, ama sevgi gören kavanozda hiçbir değişiklik olmamıştır.

Bu hikayeyi de özümseyerek, festivalin 2. filmine, her ne kadar üzücü bir sonla da olsa son veriyorum ve evime doğru yol alıyorum…

Yılın en sevdiğim dönemi başladı yeniden… Amerikan filmleri haricinde çeşitli ülkelerden değişik senaryoları, farklı kültürleri,  ilginç bakış açılarıyla çekilmiş pek çok filmi izleme fırsatı bulabileceğimiz 30. İstanbul Film Festivali yeniden başladı. 2-17 Nisan tarihleri arasında 230´un üzerinde filmi Beyoğlu’nda Atlas, Beyoğlu AFM Fitaş 1 ve 4, Beyoğlu, Pera Müzesi sinemaları ile Nişantaşı CityLife (City’s) ve Kadıköy’de Rexx sinemasında izleme fırsatı bulabileceğiz. Benim dikkatimi çeken bir nokta, ya da eskiden de öyleydi ama farketmemiş olabilirim, siyah-beyaz filmlerin çokluğu ve festivale katılan Türk filmlerinin sayısı…

Geçen yıllara göre bir farkı da, festival döneminde Taksim´e gittiğimde daha hafif giysiler taşıyor olmam gerekirken hala kışlık paltomun üzerimde olması ve en kalın kaşkolumun sımsıkı bağlı olmasıydı… Bu yıl malesef Nisan ayı olmasına rağmen henüz ziyaretimize gelemeyen bahar´ın gecikmesiyle kat kat giyinerek izlediğimiz bir festival olması da bu yıla değişik bir tat ekledi.

http://film.iksv.org/tr/filmlistesi üzerinden tek tek 230 film´in konusunu okumak her ne kadar mesai gerektiren bir iş de olsa içlerinden 10 film seçmeyi başardım ve 4 Nisan Pazartesi akşamı saat 19:00´da Fitaş salonu´nda gösterimde olacak olan Son Gece filmi ile festivalin açılışını kendi açımdan yapmış oldum.

Festival zamanı, Taksim´in büründüğü havayı herzaman çok sevmişimdir, bir fimden başka filme ellerinde biletleriyle koşturanlar, ellerinde kahveleri ya da çok hızlı bir şekilde atıştırmak üzere aldıkları sandviçlerini bir an evvel bitirmeye çalışan film meraklıları…Bunlar hala var ama eskiden film festivali izlerken popcorn yeme adeti yoktu mesela, bu zaten festivali diğer filmlerden ayrıcalıklı kılardı ya da eskiden de yenirdi ama ben mi farketmiyordum acaba?

Yeni nesilin bence üzülerek kaçırdığı bir noktayı da burada eklemeden geçemeyeceğim.. Emek sineması´nda film izlemenin tadı… Umarım bu zevki yeniden yaşayabiliriz bir gün…

Veeee Pazartesi akşamına geri dönüyorum 🙂 Saat 19:00….Yüzlerce insan Fitaş salonu´nun kapısının önünde salona girmek üzere bekliyor… Festival filmleri´nin en önemli özelliği,en azından bence; filmin zamanında başlaması, başladıktan sonra salona seyircinin alınmaması ve filmde ara olmamasıdır. Ancak dün akşam, yaklaşık 20 dakika dışarıda bekletildikten sonra film anca 19:30 civarında başlayabildi…Bu tür aksaklığı diğer filmlerde de yaşamamak ümidiyle sözlerime biraz film hakkında bilgi vererek devam etmek istiyorum.

İran asıllı Amerikalı senarist Massy Tadjedin´in ilk yönetmenlik denemesi olan Son Gece´de başrolleri Keira Knightley, Sam Worthington ve Eva Mendes oynuyor. Sadakat, aldatma, duygusal aldatma, cinsel aldatma, sadece aklından geçirmiş olma ya da icraata dökme gibi konuları ele alan bir film.

Genel olarak özetlersem konu şöyle: Kadın ve erkek 3 yıldır evlidir. Bir gece işarkadaşlarıyla olan yemeğe giderler, kadın orada öğrenir ki erkek, çok çekici bir kadınla aynı projede çalışmaktadır. Tabiki kafasında kurmaya başlar, surat yapar, gece eve gittiklerinde adam hiçbirşey yapmamış olsa da kadın durumdan rahatsızdır, kavga ederler ve ayrı yerlerde uyurlar. Ertesi gün erkek özür diler, kadın niçin diye sorar, erkek ise bilmiyorum ama özür dilerim der. Tipik erkek davranışı, nedenini bilmediğiniz şey için neden özür dilersiniz ki? Neyse konudan uzaklaşmayalım filme geri dönelim 🙂 Bir şekilde barışırlar ve  erkek iş seyahatine çıkar ve bu seyahate çekici olan kadın da eşlik eder. Aynı gün ne tesadüftür ki bizim kızımız kahve almak üzere dışarı çıkar ve eski sevgilisi ile karşılaşır ve o akşam birşeyler yapmak üzere program yaparlar. Şu noktada ise kızımız kocasını tamamiyle unutur ve bu heyecanın içinde bulur kendini. Sonuç olarak kızımız, eski sevgiliyle çok güzel duygusal anlar geçirir ama cinsellik paylaşmazlar, öbür tarafta da erkek, çekici kadınla hoş vakit geçirir ve duygusallık olmadan cinsellik yaşar. İşte bu noktada kim kimi aldatıyor, hangi ölçüde aldatıyor, hangisi masum gibi sorularla seyirciyi başbaşa bırakarak film perdelerini kapatıyor. Objektif davranmam pek mümkün değil bu noktada, konu ile ilgili fikirlerimi kendime saklıyorum 🙂

Filmi izleme şansınız olursa her ne kadar konuyu tamamen anlatmış olsam da 🙂 izlemenizi tavsiye ederim, özellikle Keira hayranları var ise kadın gerçekten çok güzel ve çok zayıııfffff 🙂

Şimdiden iyi seyirler…