Archive for the ‘Gezi’ Category

apps-27147-9007199266378940-73057817-4075-4e15-bb91-732eee484936Ocak ayında plan yapmıştık… O günden beri de gün sayıyorduk tatilimiz için bir yandan da son dakika aksilikleri olmasın diye dua ederek… Ve çok şükür o an gelip çatmıştı işte, sonunda o tatile gidebiliyorduk… Ne çabuk geçmişti zaman ve ne çabuk da geçmişti o tatlı tatil ki şu anda bu satırları yazabiliyordum… Ama her sonun bir başlangıcı vardır ya da bir şey son bulmalı ki yenilerine yol açılsın diyerek motivasyonumuzu yüksek tutup işimize dönüyoruz. Hem böyle tatiller daha değerli, daha kıymetli ki 🙂 Züğürt tesellisi işte 🙂 Neyse artık o tatilin güzel anlarına geri döneyim de hem o günleri yeniden yadedeyim, hem de yakın zamanda ya da bir sonraki tatilini Atina ve Milos Adası´na yapacak olanlara küçük de olsa rehberlik edebileyim 🙂

İstanbul´dan Atina´ya gidecek olan uçağımız sabah 06:55´de hareket edecekti. OHAL nedeniyle de normal koşullarda olmamız gerekenden daha da önce orada olmak istiyorduk, denklemde ben vardım ve daha önceki seyahatlerimde türlü türlü aksilik yaşayan biri olarak :), bu sefer risk almadan, OHAL durumunda istenen tüm belgeleri de yanımızda hazır ederek havalimanına vardık. Bu arada küçük bir not eklemek istiyorum; sabah çok erken uçuşu olanlar var ise gece seferi yapan 34G no´lu metrobüs her 10 dakikada bir servis veriyor, Şirinevler durağında indikten sonra da taksiye atlayarak havaalanına hem ekonomik hem de hızlı bir ulaşım sağlayabiliyorsunuz. Gece seferi yapan bu metrobüsten anca gecenin bir vakti taksi haricinde havaalanına nasıl ulaşağımızı araştırırken haberimiz oldu, o yüzden bu bilgiyi de arada paylaşayım dedim 🙂

Beklediğimizden daha da kısa bir süre içerisinde, çok da uzun kuyruklara maruz kalmadan büyük bir çoğunluğu Asyalı turistlerle dolu olan uçağımıza yerleştik. Yaklaşık 1 saat 10 dakika süren uçuşun ardından Atina´ya vardık, pasaport kontrol ve bagaj işlemlerimizin akabinde hemen metro tabelasını takip ettik. Omonia bölgesinde kalan otelimize gitmek için 2 aktarma yapmamız gerektiğinden kişi başı tek gidiş 9 euro ödeyerek metro biletlerimizi aldık. O an siz de “Atina´da gezmek için acaba günlük bilet alsam mı?” diye düşünebilirsiniz, biz bir an tereddütte kaldık ama yine de günlük bilet almadık ve iyi ki de almamışız… Atina´da her yeri yürüyerek rahatlıkla gezebilirsiniz, aklınızda bulunsun, o an siz de bir gelgit yaşarsanız diye paylaşayım istedim 🙂

Konaklama için seçtiğimiz Best Western My Athens, eğer öyle lüks aramıyorsanız, gün içinde de otelde çok zaman harcamayacaksanız ve önemli olan merkezi olması diyorsanız, memnun kalacağınızdan emin olabilirsiniz. Otelimize hızlıca yerleşip vakit kaybetmeden sokaklara atıyoruz kendimizi, ne de olsa topu topu 2 günümüz var, çok dikkatlice kullanmamız lazım o değerli saatleri 🙂

Karnımız çok aç, ve dükkanın camekanında sergilenen ürünleri görünce hemen dalıyoruz içeriye, e önce bir enerji 20160911_092708010_iostoplamak lazım tabi 🙂 Omonia bölgesinde yer alan Attika pastanesi´nin peynirli ve ıspanaklı böreklerinden mutlaka tatmalısınız. Şehrin farklı yerlerinde de şubeleri mevcut, link üzerinden pastanenin websitesine gözatmanızı tavsiye ederiz, ama olacaklardan mesul değiliz…:) Bu yolculuğu planladığımızdan beri bize bahsedilen espresso freddo ve cappuccino freddo´yu da burada ilk kez deneyimleme şansı bulduk, işimiz gereği yani zevkten değil kesinlikle 🙂 🙂 Hem gözümüzü hem de karnımızı doyurduktan sonra başladık keşfimize… Yalnız baştan söyleyeyim, Akropolis haricinde gittiğimiz her yer ağırlıklı olarak yeme-içme mekanları ile dolu, dolayısıyla Atina gezi yazımız biraz kalorili olacak, şimdiden affınıza sığınıyorum 🙂

Alışveriş mağazalarını birarada barındıran ve sokak sanatçılarının performans sergilediği Ermou caddesi´nden başlıyoruz yürümeye, Parlamento Binası´nın bulunduğu Syntagma meydanı´na ulaşıyoruz. Eskiden kraliyet sarayı olan Parlamento Binası´nı koruyan askerlerin nöbet değişimi her saat başı gerçekleşiyormuş, biz maalesef hiçbirine denk gelemedik, ama sizin aklınızda olsun, izlemeye değermiş 🙂 20160911_102517061_iosErmou caddesi´nin paralelinde bulunan ve cafe/restoranlar ile dolu olan Mitropoleos caddesi´nden geri dönerken zemini pırıl pırıl parlayan Metropolis Atina Katedrali´nin20160911_105649171_ios önüne çıkıyoruz. Katedralin ardından Mnisikleous sokağı´na dalıyoruz ve bizi Taksim´de bulunan  Cezayir sokağını andıran bir yer karşılıyor. Cafe´lerin hepsi dolu, zar zor bir boş masa yakalıyoruz ve hemen Yunan kahvemizi sipariş ediyoruz. Türk kahvesine oranla rengi daha açık ve daha hafif bir tada sahip olan kahvemizi yudumlarken de haritayı inceliyoruz Akropolis´e hangi yoldan çıkacağımızı belirlemek için… Atina´nın üzerinde yüksek bir kayalık bölgenin üzerinde bulunan ve dsc_0138antik yapı kalıntılarını içeren Akropolis´e girmek için önce bilet gişesinden kişi başı 20 euro olan biletlerimizi alıyoruz. Burada iki not eklemek istiyorum: ilki, zemin çok kaygan, her yerde bu konu ile ilgili ikaz tabelası da mevcut ama aklınızda olsun, mutlaka sağlam basın :); ikincisi ise, girmeden önce içecek bir şey alıp hem içerim hem gezerim demeyin, su haricinde başka sıvı kesinlikle kabul etmiyorlar, bu da ayrıca aklınızda olsun, bizim gibi koştura koştura içmek zorunda kalmayın buzlu içeceğinizi 🙂

dsc_0096Atina´nın sembolü olan ve M.Ö. 5.yüzyıldan günümüze kadar gelen Akropolis toprakları üzerinde yürümek ve o havayı solumak çok keyifli, hele bir de bu bölgeyi bir arkeolog ile gezmek daha da keyifli 🙂 Yol boyunca karşılaştığımız heykellerin ya da antik kalıntıların büyük bir çoğunluğu bana hiçbir şey ifade etmezken, yanımda ne olduklarını bilen ve her birine ait mitolojik hikayeler anlatan kocacığım sayesinde gördüklerim daha anlamlı oldular 🙂 O hikayelerden de bir iki tane yazımda bahsedeceğim balık hafızalı biri olarak hazır unutmadan…Neyse yolumuza devam edeyim şimdi 🙂

Dioskuron sokağı´nda bulunan Dioskouroi isimli restoran, oldukça derme çatma bir yer, ama yoğunluktan yerdsc_0100 bulabilirseniz şanslısınız demektir, özellikle Yunan mezeleri ile önerilen restoranlardan biri olan bu mekanda saganaki ve ahtapot salatası yemeden ayrılmayın… Burada bira eşliğinde meze ile karnımızı doyurduktan sonra sokaktan aşağıya saldık ve kendimizi doğru Monastiraki meydanında bulduk. Adrianou sokağı oldukça keyifli, Akropolis manzaralı, birbirinden farklı tatlı cafelerle dolu. Sokağın sonuna vardığınızda Thissio bölgesine varmış oluyorsunuz, hediyelik eşyalar ile 2.el ürünlerin de satıldığı Apostolou Pavlou sokağı´nda yürürken Akropolis de sizi tepeden izlemeye devam ediyor. Bu yol sizi ayrıca Yunanistan´ın Roma İmparatorluğu´ndaki dönemini simgeleyedsc_0108n anıtın yer aldığı Filopappos Tepesi´ne kadar da götürüyor. Evet şimdi sıra geldi ilk hikayeye… Sokak satıcılarının tezgahlarında en çok göreceğiniz hediyelik eşya, Pisagor´un Adalet Kupası… Peki neymiş bunun özelliği, biliyor muydunuz? Yunan filozof ve matematikçi olan Pisagor, 2500 yıl önce ters çan şeklinde, altında bir delik olan, sınırları aşmadığınız sürece dökülmeyen bir kupa icat etmiş, ancak “daha fazla, daha fazla” olsun diye doldurmaya devam ettiğinizde hepsinden olabiliyorsunuz. Kimse elbette elindekini kaybetmekle sınanmasın bu hayatta sırf daha fazla arzuluyor diye, ama verdiği mesaj muhteşem değil mi?

Tezgahlardaki ürünlere baka baka geri döndüğümüz Apostolou Pavlou sokağı´ndan Iraklidon sokağı´na dalıyoruz, üzerinde ray yolunun bulunduğu, sağlı sollu şirin cafeler ve terasları ağaçlar ile yeşillendirilmiş, kiremitleri dsc_0191lotus palmet ile süslendirilmiş evler ile dolu bir sokak daha… Thissio bölgesi´nde ara sokaklarda biraz daha dolandıktan sonra grafitiseverler için görsel şölen sunan Psyri bölgesi´ne geçiyoruz. Bize Karaköy´ü anımsatan bu bölgede de pek çok mekan mevcut, akşamları daha hareketli olan mahalleyi gezmenizi ve özellikle Iroon Meydanı´nı mutlaka görmenizi tavsiye ediyoruz. Bize Bodrum çarşı sokağını anımsatan, incik, boncuk ve kıyafetlerin satıldığı tezgahlarla dolu pazarı olan Monastiraki bölgesi`ndeki Pandrossou sokağı oldukça keyifli… Gezmekten dsc_0110yoruldunuz ve karnınız acıktı ise, Plaka´da bulunan Lysikrates Anıtı manzarası eşliğinde keyifle yemek yiyebileceğiniz bir mekan önerisi ile geleyim o zaman 🙂 Loş ışıklar altında güzel bir atmosfer ile uzo keyfi eşlğinde leziz bir yemek keyfi sunan Diogenes Taverna kesinlikle denemeye değer…. Atina´daki ilk günümüzü sonlandırırken bu hikayeyi anlatmadan geçemeyeceğim…Atina´nın adının nereden geldiğini biliyor muydunuz? Açıkçası ben bilmiyordum,  bu bilgiyi de sizlerle paylaşmasam dsc_0046olmazdı 🙂 Efsaneye göre, savaş ve bilgelik tanrıçası Athena ile denizlerin tanrısı Poseidon´u dahil eden bir yarışma yapılmış, her kim bu yarışmayı kazanırsa, Atina, ona ithafen kurulacak bir şehir olacakmış. Şehre en faydalı olacak şeyi yapan da şehrin sahibi olacakmış. Yarışma günü geldiğinde ilk olarak Poseidon ortaya çıkmış ve mızrağıyla Akropolis´in kayalıklarına vurmasıyla kayalıklardan tuzlu su fışkırmaya başlamış. Bunun üzerine de Athena gelmiş, o da kayalıklara vurmuş ve kayalıkların arasında bir zeytin ağacı büyümüş. Bunun üzerine de halk zeytin ağacını daha faydalı bulmuş ve şehir Athena´ya verilmiş…

Atina´da ilk gün de tabanvay, bol fotoğraflı, bol tarihli, bol ara sokaklara dalmalı ve oldukça keyifli bir şekilde bitivermiş..

20160912_072041724_iosAtina´da 2. günümüz için tek planımız var o da, çok koşturmadan, her anın keyfini çıkartarak sokakları arşınlamak, görmediğimiz yerlere doğru yolalmak… Önce sırada güzel bir kahvaltı var elbette 🙂 Omonia´da bulunan Horiatiko pastanesi´nde yine kendimizden geçerek peynirli böreklerinden yiyoruz, bir yandan da haritada Taf Coffee´yi buluyoruz, Atina´ya gitmeden önce 3. nesil kahvecilerden varsa keşfetmek zaten aklımızdaydı, seyahatin içine biraz da iş sokuşturuverdik yani 🙂 Eleftheriou Venizelou caddesi´nden Emmanouil Benaki sokağı´na döndüğümüzde karşımıza çıkan Taf, Pazar günleri hariç her gün servis veriyor, espresso bazlı içeceklerden, farklı demleme yöntemleri ile hazırlanan kahvelere kadar pek çok çeşit mevcut. Espresso ile cappuccino´muzu keyifle içtikten sonra artık yolumuza devam ediyoruz. Eğer sizin de merakınız “iyi kahve” ise, bu mekanın haricinde, Eleftherios Venizelou caddesi üzerinde Foyer Espresso Bar, Coffee Lab ve Coffee Brands isimli kahve dükkanları da mevcut, aklınızda bulunsun… Caddenin üzerinde yürürken göreceğiniz kütüphane ve alınlığında 12 Yunan tanrısını, sütunlarında ise Apollon ve Athena heykellerini göreceğiniz üniversite binaları dsc_0122kesinlikle görmeye değer. Üniversite´nin hemen önünden caddenin karşısına geçtiğiniz zaman sizi karşılayan Klafthmonos meydanı´nı da görüp, birkaç yerde bahsi geçen Zonars´da çay molası vermeye gidiyoruz. Amerika´da yaşayan, 20160912_083957441_iosYunanlı çikolatacı Karolos Zonaras´ın, Atina´lı ve Atina´dan ayrılmak istemeyen bir kadına aşık olması ile başlamış 1939´da kurulan Zonars´ın hikayesi…İç mekan oldukça şık, ancak biz üzerimizdeki kıyafetlerden ötürü içerde oturmaya kıyamayıp, restoranın önündeki masalarda çayımızı keyifle yudumluyoruz. Aslında bir akşam yemeği eşliğinde bu restoranın atmosferini solumak lazım diye de düşünmüyor değiliz…Milos adası´na geçmeden önce Atina´da son günümüz diyerek yeniden adımlamaya başlıyoruz Kolonaki bölgesi´ne doğru. Özellikle araç girmeyen ve cafe`ler ile dolu Tsakalof sokağı´na bayılıyoruz, dönüşte uğramak için mekanımızı seçiyoruz ve Irakliteo sokağı´ndan merdivenleri tırmanmaya başlıyoruz Lycabettus Tepesi´ne gitmek üzere… Tepe´ye kadar aslında yürüme şansınız var ama bizden size tavsiye, çıkışı teleferik ile çözüp, dönüşü dsc_0074-kopyayürümek Atina şehir manzarası eşliğinde…Teleferik sabah 9´dan gece 3´e kadar, her yarımdsc_0056 saatte bir hareket ederek servis veriyor. Şehir manzarası görerek yukarı çıkacağımızı düşünüyoruz, ama bizim Tünel gibi çalışan bir sistemle, kapalı mekanda tepe´ye varıyoruz. İşte vardığımız zaman da harika bir manzara bizi bekliyor, keşke zamanımız olsaydı da akşam ışıklarını görmek için de gelebilseydik diyouz ama bir yandan da Pisagor´un Adalet Kupası´nı hatırlayıp o anın tadını çıkarmaya devam ediyoruz 🙂 Lycabettus Tepesi´ne ya gündüz ya gece, hangisine şansınız varsa, mutlaka zaman ayırmanızı tavsiye ediyoruz, hem Akropolis hem ardında Pire limanı olan fotoğraflar çekebilir, Atina´da evlerin çatılarının yeşilliğini daha da yakından görebilirsiniz. Panoramik manzarayı izledikten sonra yavaştan inişe başlıyoruz yol boyunca bizi takip eden kaktüs ve aloe vera bitkileri eşliğinde… Hani yazmıştım ya gözümüze kestirmiştik bir mekan diye, işte oraya varıyoruz karnımız da acıkmış bir şekilde… Bize Beşiktaş´taki Karadeniz Pide ve Döner dükkanını andıran, ismini tam çözemediğimiz ama anladığımız kadarıyla Ntepnikatezen 20160912_111113302_iosgibi bir şey olan dükkanda, sokak lezzeti olan pita souvlaki´lerimizi götürüyoruz, pidesi o kadar güzeldi ki, şu anda yazarken bile ağzım sulandı diyebilirim 🙂 O sokak üzerinde pek çok güzel mekan var, ama buraya mutlaka şans vermenizi tavsiye ederim, pişman olmayacaksınız… Güzeldsc_0170 öğlen yemeğimizin ardından bu sefer de rotamızı Benaki Müzesi´nin karşısından parkın içine doğru çeviriyoruz. Cırcır böceği sesleri eşliğinde, yeşil papağanlar, koi balıkları, heykel gibi durup poz veren kaplumbağalar görebileceğiniz parkta yürüyüş oldukça keyifli… Parkın içinden yürüyerek Hadrian Kapısı´na varıyoruz, oradan da ilk günün tekrarını yapmak ve gezerken dsc_0081kaçırdığımız ara sokakları gezmek üzere yeniden Plaka, Monastiraki ve Psyri bölgelerine doğru dalış yapıyoruz. İki dsc_0160gün aslında Atina´yı gezmek için yeterli gibi, ama 3 günü de doldurmak kolayca mümkün. Atina şehir merkezinden 12 km uzaklıkta bulunan Pire limanı´na gidilebilir ya da yapımı 1881 ile 1893 yılları arasında olan ve Korint Körfezi ile Saronik Körfezi´ni birbirine bağlayan Korinth kanalı´na yapılan bir tura dahil olunabilir ya da Atina´nın içinde bulunan Kifissia Bölgesi´ne gidip birkaç yerde okuduğumuz Varsos pastanesi´nde galaktoboureka yiyebilirsiniz. Atina´daki son akşamımızı da yine yürüyerek kolayca ulaştığımız Gazi bölgesi´ndeki Butcher & Sardelles´de keyifle geçiriyoruz. Hem müziğin, hem amazondaymışsın hissi veren ortamın güzelliği içerisinde dilersen deniz ürünleri dilersen et ürünleri yiyebileceğin harika bir mekan burası, bir akşam yemeğinizi buraya ayırmanızı mutlaka tavsiye ediyoruz.

Seyahatimizin Atina ile ilgili kısmına dair paylaşacaklarım şimdilik bu kadar, umarım zevkle okuduğunuz bir yazı olmuştur diyerek, Milos Adası ile ilgili yazıma kadar hoşçakalın diyorum 🙂

This slideshow requires JavaScript.

0f1950a30082fc6103342b20f1013de9Siz de bizim gibi tatil hakkı haftada sadece bir gün olanlardan mısınız? Evet diyenleri duyuyorum, işte size harika bir gezi önerisi 🙂

Pek çok göçmen gibi benim kanımda da bir Bursalılık bir Mudanyalılık yatmakta tabi, e hal bu halken daha önce pek çok kere gittiğim Mudanya ve Tirilye hakkında blogumda yazmakta geç kalmış olmanın utancını da yaşayarak yazıma başlayayım artık en iyisi… ‘Geç olsun güç olmasın’ demiş Atalarımız, umarım zevkle okursunuz yazımı 🙂 

İlk durak: Mudanya

DSC_0015Araçsız gitmek isteyenler için en kolay ulaşımlardan biri sanırım bu yöntem, Kabataş´tan hareket DSC_0012eden Bursa Deniz Otobüsü seferleri ile yaklaşık 2 saat süren bir yolculukla Mudanya´ya ulaşabiliyorsunuz. Küçük bir ek bilgi vermeden geçemeyeceğim bizim gibi açlık krizine girip kendinizi çereze ve çikolataya vurmayın diye 🙂 İçeride küçük bir büfe var, ancak size naçizane tavsiyem ya öncesinde midenizi doyurun ya da yolculukta size eşlik edecek sevdiğiniz yiyecekleri yanınızda bulundurun 🙂

Mudanya´nın benim için anlamı farklı… Annemin çocukluğu, babamın gençliği buralarda geçmiş, dolayısıyla Mudanya´nın her bir köşesi onların anıları ile dolu, anlatmakla bitiremedikleri hikayeleri var…Her bir binanın önünden geçerken mutlaka ona dair bir hikaye… Şimdiki Mudanya Kaymakamlığı binasına yaklaşırken, ‘çocukluğumuzda korka korka geçerdik önünden’  dedi annem mesela, eskiden burası hapishane imiş… Benim çocukluğumda da çok daha sık gelirdik Mudanya´ya rahmetli amcamı ziyarete, çok net hatırlamasam da benim de hafızama işlenmiş bazı anılar var fırından aldığımız cantık, amcamların evinin bahçesinden topladığımız dut, sahilde yaptığımız yürüyüşler gibi… Neyse daha fazla nostalji yapmayayım, biraz da gezilecek yerlerden bahsedeyim artık…

DSC_0003Mudanya Mütarekesi´nin imzalandığı Mudanya Mütareke Evi´ni Pazartesi günleri hariç her gün ziyaret edebilirsiniz. Eski ahşap evlerin bulunduğu Giritli Mahallesi´ni adımlayabilir, ardından Tahir Paşa Konağı´na doğru rotanızı döndürebilirsiniz. İlk kata girdiğinizde amma da küçük DSC_0002konakmış izlenimi verebilir ama bir üst kata çıktığınızda karşılaşacaksınız konağın asıl ihtişamı ile. Kültür Bakanlığı tarafından 2012 yılında Mudanya Belediyesi´ne devredilen konak, Tahir Paşa´nın ikinci kuşak torunu Agah Bursalı tarafından restore edilerek müze haline getirilmiş. Müzenin giriş katında yer alan haremlik ve selamlık bölümleri arasında yemeklerin servis edildiği dönme dolap ile üst katta yer alan ve 18. Yüzyıl Lale Devri´nden motiflerle bezenmiş Baş Oda favorilerimdendi… Tahir Paşa ile Agah Bursalı ve ailesine ait mobilya ve özel eşyaların sergilendiği müzede taş plak koleksiyonundan örneklerden, Fransız ve Çekoslavakya porselenlerine; Osmanlı dönemine ait antika eserlerden, Tahir Paşa´nın paşalıkla unvanlandırılmasının ardından kullandığı tüfek ve kılıçlara kadar pek çok eşya görebilirsiniz.

peace1-765x510Mudanya ile ilgili de şu haberi atlamışım maalesef :(, siz de benim gibi atlayanlardansanız,bilmemek değil öğrenmemek ayıp’ diyerek sizlerle de paylaşayım istedim 🙂 2015 yılında Mudanya Belediyesi460-turkey02final´nce 30 Ağustos Zafer Bayramı etkinlikleri kapsamında düzenlenen ve deniz üzerinde 460 kişinin bir araya gelerek oluşturduğu ‘Barış Sembolü’nün, Guinness Rekorlar Kitabı’nda ‘Dünyanın en büyük barış sembolü’ olduğunu biliyor muydunuz?

FullSizeRender (1)Evet, şimdi gelelim ‘yemeden dönme’  listesine:

  • Fendo Dondurma´da dondurma;
  • Mudanya´da bulunan herhangibir fırın ya da pastaneden tahinli pide;
  • Abla´nın Yeri´nde balık yemeden dönme 🙂

İkinci durak: Tirilye 

Mudanya´dan her yarım saatte bir hareket eden minibüsler ile Tirilye´ye seyahat edebilirsiniz. 20-25 dakika süren biraz virajlı, bol deniz ve zeytin ağacı manzaralı bir yolun ardından minicik bir kasabaya varıyorsunuz. Tirilye ile DSC_0023ilgili nerede ne yapılır diye bir internet araştırması yaptığımızda ilk karşımıza çıkan yer Çamlı Kahve olmuştu, biz de hem vardır bunda bir hikmet deyip hem de tahinli pideleri hazmetmek için DSC_0024acil bir kahveye duyduğumuz ihtiyaç ile hemen tırmandık tepeye…Arnavut kaldırımı sokaklarda yürürken evlerin önünde oturan teyzeler ile yapacağınız hoş sohbetlerin ardından varacağınız Çamlı Kahve´de Dibek kahvesi içip güzel manzaranın tadını çıkarabilirsiniz. Ama size bir öneri, kahvaltı hakkınızı buraya saklayabilirsiniz, diğer masadaki kahvaltıları ve özellikle ekmeği görünce aklımızda kalmadı değil 🙂  Çamlı Kahve´de küçük bir molanın ardından maalesef harabe olan ve kıymet bilinip restore edilmeyen 😦 tarihi Taş Mektep, Aya Todori Kilisesi, Kemerli Kilise, Dündar Evi ve kiliseden camiye dönüştürülen Fatih Camii´si görülecek yerler arasında Tirilye´de. Kurtuluş Savaşı sonrasında Rum halkından bir bölümünün kendiliğinden, bir bölümünün de Lozan´da varılan ‘Mübadele Anlaşması‘ gereğince Yunanistan´a göç ettiği, onların yerine Selanik ve Girit´ten gelen Müslüman ve Türk göçmenlerin yerleştiği Tirilye´de gelelim şimdi ‘yemeden dönme’  listesine:

  • Doğan Pide´de cantık;
  • Şölen Dondurma´da dondurma;
  • Şölen Dondurma´nın hemen karşısındaki fırından sarı buğday ekmek ve nohut mayasından yaptıkları ekmek yemeden dönme 🙂IMG_8338IMG_8340

 

 

 

 

 

3d52bcfce7c868a425a59b5176c1a591İlk evlilik yıldönümümüzü kutlamak için acaba ne yapsak diye düşünürken geldi aklımıza Ağva´ya gitmek… Sadece bir günümüz tatil olunca çok da fazla alternatif olamayabiliyor, ama bu demek değil ki hiçbir şey de yapılamaz 🙂 Hem İstanbul´a yakın, hem doğası güzel, hem DSC_0065yapılacak aktiviteleri de bol bol, hemen yaptık planımızı biz de, ve bir de şansımız yaver gidince havadan yana, pek de güzel ‘İstanbul´dan uzaklaşma’ gezisi oldu…

İstanbul´a yaklaşık 2 saat uzaklıkta bulunan Ağva´ya kendi aracınızla ya da Harem´den hareket eden Şile-Ağva otobüsleri ile ulaşabilirsiniz. Ağva ve çevresinde görmeye değer yerler olduğundan bizim tavsiyemiz kendi aracınız ile gitmeniz…Yolun bir kısmı her ne kadar otobanda geçse de köy yolları ile dönemeçli ve dar ormanlık yollar hızınızı yavaşlatabilir, ama böylelikle şehir karmaşasından uzaklaşırken bir o kadar da sessizliğin ve yeşilin keyfini sürmeye başlayabilirsiniz 🙂

DSC_0031sonAğva´da Göksu nehri boyunca sıralanmış pek çok konaklama yeri mevcut, bütçenize göre DSC_0020
uygun olanını  bulmak mümkün. Nehir kenarında olsun, karşı kıyısında başka otel olmasın, çimenlik alanı olsun, iskelesi olsun, üzerinde keyif yapabileceğim oturma alanı olsun, sabah kahvaltısı hem göze hem kalbe hem mideye hitap etsin diyorsanız, Ağva Greenline Guest House´ı kesinlikle deneyebilirsiniz.

Karadeniz kıyısında yer alan Ağva´da yapılacak aktivite çok aslında, biraz da sizin modunuza bağlı… ‘Çok fazla efor harcamayayım’ diyenlerdenseniz nehrin kıyısında oturup kitabınızı okuyabilirsiniz, sessizlik içerisinde yeşil manzaranın karşısında hayallere dalabilirsiniz, balık tutabilirsiniz, ‘biraz da efor harcayayım, tüm gün de malak gibi yatılmaz ki’ diyenlerdenseniz nehir üzerinde kano veya deniz bisikleti keyfi yapabilirsiniz, ama akıntı bazen sertleşebiliyor, aman dikkat :), ATV safari turlarına katılabilirsiniz,DSC_0078 DSC_0063bisiklete binebilirsiniz, yaz aylarında giderseniz, sizi şaşırtacak güzellikte sularda yüzebilirsiniz, her nabza uygun zorlukta birbirinden farklı yürüyüş parkurlarında trekking yapabilirsiniz. Ama bunların hepsini tek bir güne sığdırmak mümkün değil elbette, bir öncelik vermek gerekirse ve yürüyüş yapmayı seviyorsanız, Kilimli trekking parkuru ilk sırada olmalı derim 🙂

Ağva´dan Kadırga istikametinde giderken Dikbucak yoluna dönün ve ardından Kilimli tabelasını takip edin, Kilimli IMG_7796restoranına kadar devam edin, aracınızı burada park edip Kilimli trekking parkurunda güzel DSC_0077manzaralar eşliğinde yürüyüş yapabilirsiniz. Ama siz de bizim gibi yapmak isterseniz, daha restorana gelmeden önce oradakilerin ‘su yolu’ diye tabir ettiği, sağınızda ve solunuzda çok dik yokuşun olduğu bir bölüme geldiğinizde ‘Discover Şile’ tabelasına yakın aracınızı park edebilirsiniz.  Park ettikten sonra solda küçük bir patika göreceksiniz, yürüyüşünüze buradan başlayabilir ve Kilimli koyunu bir uçtan diğer uca tamamlayabilirsiniz, yürüyüş hızınıza, fotoğraf karelerinize ve her yerde tam olarak kırmızı-beyaz boyalı çizgiler olmadığından içgüdüsel yol takip DSC_0096 - Kopyaedişlerinize bağlı olarak 2-3 saatlik güzel bir parkur, kesinlikle denemelisiniz.  Sanki İskoçya´daymışcasına gibiDSC_0098 - Kopya karşınıza çıkacak olan doğal güzellikler, Kaş´daymış hissini verecek güzellikte deniz hep size eşlik edecek keyifli yürüyüşünüzde. Parkuru tamamladıktan sonra da güzel manzara karşısında sessizlik içerisinde küçük bir çay molası verebilirsiniz Kilimli restoranda, enerji için de sıcacık servis edilen irmik helvası denemeye değer.

DSC_0117İstanbul dönüşüne başlamadan önce son bir kez daha nehir kenarında keyif yapmak isterseniz, bizim jenarasyonun çok iyi hatırlayacağı, Bir İstanbul Masalı dizi sahnelerinden birinin çekildiği Acquaverde´de oksijeni içinize bol bol çekip birşeyler atıştırabilirsiniz.

Özetle, çok uzaklara gitmeden, küçük bir mola vermenin yollarından biri Ağva… Bu paylaşımımın sizlere az da olsa rehberlik etmesi ümidiyle keyifli bir hafta diliyorum…

 

 

 

 

 

Ta taaaa…. Yeni bir aktivite ile karşınızdayım.. Ama bu sefer ne rafting, ne snowbaord, ne herhangibir outdoor aktivitesi ne de macera peşinde tek başına yapılan bir gezi…. Yeni yılda yeni kimliğimle yeni hayatıma ilk adımlarımı seve seve atarken yapılmış olan balayı aktivitesi bu sefer ki 🙂

OLYMPUS DIGITAL CAMERA21 Şubat 2015, sevgili eşim Berkay ile hayatlarımızı birleştirdiğimiz güzel bir gün…Hayatımı B.Ö. ve B.S. olarak ayırırsam eğer, B.Ö. ‘ne kadar çok para kazanırsam o kadar fazla gezebilirim, ne kadar çok seyahat edebilirsem o kadar mutlu olabilirim’ felsefesi ile yaşanan günler….. Ve B.S. birbirine iyi gelen, birbirinin enerjisini sömürmektense birbirine daha fazla enerji katan bir sevgi ile değişen ve daha da güzelleşen bir dönem… Tabiki tüm bunlara şükrederek ve herkese, bundan daha güzelini yaşayabilecekleri bir ömür yaşamalarını dileyerek yazımın konusuna, balayı seyahatimizi anlatmaya geçiyorum 🙂

Balayında da bu ülkelere mi gidilir yahu diye düşünenleriniz olabilir 🙂 B.Ö. zaman diliminde planlanmış olup ama Berkay ile tanıştıktan sonra planın arka plana itilmesi ile Kaş´da sıcaktan kavrulurken, balayımız için sıcaktan uzak daha soğuk ülkelere gidip üşüme isteği 🙂 en önemli etkenler olmuştu seyahatimizi organize ederken 2014 yılının Eylül ayında… Önce Letonya´nın başkenti Riga´ya uçulacaktı, oradan Lux Express otobüs ile Estonya´nın başkenti Tallin´e ve Tallin´den de Finlandiya´nın başkenti Helsinki´ye Viking Lines feribot ile geçilecekti. Tüm transferler ve oteller hazır, balayı tarihi heyecanla beklenmekteydi…. derken işte hepsi oluvermiş bitmiş hatta yazıya bile dökülmek üzere…

Maket evler diyarı: Riga

Riga´va vardığınızda, pasaport kontrolünde hiç rastlamadığınız ölçüde uzun ve detaylı bir inceleme ile karşılaşabilirsiniz. Endişelenmeyin, sadece Türklere değil kuyrukta bekleyen tüm vatandaşların işlemi aynı uzunluktaydı 🙂

Riga´da gezilecek yerlerin sayısı çok fazla değil, ancak kendi yaptıklarımızdan yola çıkarak, sizlere küçük bir rehber sunabilirim sanırım…

DSC_0009Kanal ile iki bölüme ayrılan Riga´nın ‘Old Town’ denilen kısmı, asıl zevkli olan bölüm aslında…Ortaçağdan kalan pastel renkli yapıların arasında dolaşırken karşınıza çıkan St. Peter kilisesi´nin hem içini gezebilirsiniz hem de yukarıya çıkarak tüm Riga manzarasını görme şansına sahip olabilirsiniz, ama tabi hava size izin verirse… Kiliseden çıktıktan sonra hemen yakınında yer alan ‘House of Blackheads’ yapısını, Bremen mızıkacıları heykelini, her ne kadar çok şatafatlı olmasa da güzel cam vitrayların bulunduğu Riga Katedral´ini gezebilirsiniz. Daugava Nehri boyunca yürüyebilir, nehrin kıyısında yer alan ‘Big Christopher’ heykelini görüp, Riga şehri daha bulunmadan önce insanları nehrin bir kıyısından diğer DSC_0039kıyısına taşıyan adamın efsanevi hikayesini okuyabilirsiniz. Riga Kalesi´ni çok küçük bulup içerisini gezmek yerine, etrafında ve sokak aralarında dolanmayı tercih edebilirsiniz siz de belki bizim gibi… Sanat müzesi (Arsenal), Sultanahmet´teki Soğukçeşme sokağını andıran ve amber dükkanları ile dolu olan City Wall, Galata kulesinin üçte biri büyüklüğünde olan ve şimdi Letonya savaş müzesine evsahipliği yapan Powder Tower, çatısında iki kedi heykeli bulunan Cat House binası görülecek yerler arasında…

DSC_0080Riga kanalının öbür yakasına yürürken karşınıza çıkan Özgürlük Anıtı, kanalın kıyısında yer alan ve üzerinde binlerce kilidin bağlı olduğu köprüyü, altın kaplama kubbesi olan OrtodoksDSC_0063 kilisesi ile Kukla tiyatrosu ve Letonya Milli Sanat müzesi görülecek yerler arasında. E bir de gelmişken alışveriş de yapmak istiyorum diyenlerdenseniz, kanalın bu kıyısında pek çok alışveriş merkezi de mevcut.

Gezdik gördük yorulduk, biraz da soluklanalım diyorsanız ve eğer sizler de mesafe önemli değil, lezzetli kahvenin peşindeyiz biz diyorsanız, işte size Riga´da 3. nesil kahvecilerden birkaç adres:

Eski şehrin merkezinde yeralan, Makonis… Çok fazla çeşidi yok, Cortado istediğimizde, nasıl yapıldığını bize soran barista ve yaşadığımız çelişki, İstanbul´da onu da yapalım bunu da yapalım eksik kalmayalım zihniyeti ve karşısında burada gözlemlediğimiz sadece bildiklerini sunma ile yetinme kavramı… Neyse, güzel bir latte içmek için kesinlikle gitmeye değer 🙂

Şehrin diğer yakasında ise daha fazla mekan var. Miit Coffee&Bikes, Vest ve Mute isimli mekanlarda farklı demleme yöntemlerinde sundukları kahveyi içerek küçük molalar verebilirsiniz.

Nerede yemek yesek acaba diyenleriniz var ise, bunun için de önerilerimiz şöyle… Öncelikle gün içerisinde çok para harcamadan, atıştırmalık birşeyler bakıyorsanız, adım başı bulabileceğiniz Narvesen marketler, kesinlikle uygun. Her gün sandviç yenmez ki derseniz de, eski şehir kısmında bulabileceğiniz Pelmeni, kesinlikle uğramanız gereken yerlerden biri. Kayseri mantısına benzeyen ama daha iri boyutta yaptıkları, tavuklusunu, etlisini, peynirlisini, vejeteryanını bulabileceğiniz oldukça uygun fiyatlarda karnınızı doyurabileceğiniz bir yer.

Letonya mutfağını deneyimlemek isterseniz Benjamin Restaurant ile ortaçağ kıyafetleriyle karşılandığınız, otantik Rozengrals Restaurant´ı önerebilirim. Rozengrals ile ilgili tek eklemek istediğim kısım, porsiyonlar çok büyük, o yüzden starter almazsanız iyi olur, aklınızda olsun 🙂

Ortaçağ şehri: Tallin

DSC_0190Riga´dan Tallin´e gitmenin en uygun yollarından biri, Lux Express firması ile otobüs yolculuğu. Hem rahat ve konforlu, özellikle tuvalet sıkıntısı yaşayanlardansanız benim gibi, içinde tertermiz tuvaletin olması büyük avantaj :), hem de Estonya´nın güneyinden girip kuzeyinden çıkarak tüm ülkeyi bir nebze görme fırsatını yakalayabiliyorsunuz. 4,5 saatlik bir yolculuğun ardından Tallin´deyiz.

Riga´ya oranla gözümüze daha bir hoş göründü Tallin, belki de biraz çıkan güneşin de etkisiyle 🙂 Gezilecek DSC_0151yerleri gezerken, ‘Gülhan´ın Galaksi Rehberi’ adlı program gözümün önünde, zaten Riga-Tallin-Helsinki rotasının doğmasına sebep olan, o programdı bile diyebilirim… Tallin´de gezilecek yerler, 3 ayrı bölgede toplanmış. Asıl görülecek yerlerin Old Town olan Vanalinn´de toplanmış olmasına rağmen Kadriorg ve Kalamaja da vaktiniz var ise uğramanız gereken yerlerden kesinlikle…

Vanalinn´de neler yapabilirsiniz?

  • Oldukça sade ve aydınlık olan Kaarli kilisesi, Özgürlük Anıtı, yine Galata kulesini andıran Kiek inDSC_0126 de Kök, buraya çıkarken sol tarafta göreceğiniz parkın içinde yer alan Terrakotta ordusu askerlerinin rengarenk heykelleri, Kremlin sarayını andıran Alexander Nevsky katedrali, görülecek yerler arasında.
  • St. Mary katedrali´ne girdiğinizde sizi bir bilet gişesi bekliyor, ancak hem paranıza hem de sizi bekleyen 140 basamağı tırmanmaya değer…. Tepeye vardığınızda güzel bir Tallin manzarası ile karşılaştığınızda, hava da şansınıza açık ise değmeyin keyfinize 🙂 Tadını çıkarın…
  • Niguliste müzesi ve St. Nicholas kilisesi, Nuku Tiyatrosu ile kukla müzesi, Ortodoks kilisesi, Olaf kilisesi – nisan ayına kadar kapalı burası, aklınızda olsun…- , Fat Margaret Tower, Opera binası sokakları dolanırken karşınıza çıkacak yerler arasında.
  • Draakon´da geyik eti çorbası içmeden kesinlikle ayrılmayın. Bizim gibi ne olduğunu anlayana kadar acı çekmeyin diye de size bir sırJ Müşterilerin gelip geçip kapaklı ahşap bir bidondan aldıkları turşudan siz de dilediğiniz kadar alabilirsiniz, bunlar mekanın ikramı, afiyet olsun 🙂
  • Tallin´in en eski cafesi olan ve 1806 yılından beri hizmet veren Maiasmokk Kohvik´de her ne kadar 3. nesil kahveci olmasa da, tarihin hatrına hem kahvenizi içebilir hem de haritanızın üzerinde gezdiğiniz yerleri işaretleyebilirsiniz.
  • Olde Hansa´nın önünde ortaçağ kıyafetleri giyen Estonyalıların sunduğu çeşitli baharatlarla kavrulmuş badem ve sıcak şarap ikilisini kesinlikle denemelisiniz. Buradan alacağınız 5 euroluk indirim kuponunu da kaybetmeyin, sonra size gerekli olacak 🙂 Oldukça turistik olan ve gidilmezse olmaz yerlerden biri olan Olde Hansa´da garsondan yardım almanız şart, özellikle menüyü ya da ‘kitabı’ elinizde aldığınızda ne demek istediğimi daha iyi anlayabileceksiniz 🙂
  • Çay tutkunu iseniz, Chado tea shop´u haritanızda mutlaka bulun. Ufacık bir yer ama çok farklı çeşitlerde çayları mevcut. Ayrıca çay içmek isterseniz, içeride oturma yeri olmadığından paket olarak alıp hem ellerinizi hem de içinizi ısıtabilirsiniz sokakları arşınlarken.
  • Eğer mideniz izin veriyorsa Balthazar restaurant´da sarımsaklı dondurma yiyebilirsiniz. Aman ne sarımsaklı dondurması, ağzımın tadını bozmayayım diyorsanız da parfesini kesinlikle öneririm…
  • Venne caddesi üzerinde yürürken De La Ville yazan aralıkta Le Grand Café, çok sevimli, sanki babaannenizin evindeymişsiniz hissi veren tatta bir dekorasyona sahip. Gün içinde yorulduğunuzda kahve ve yanında bir tatlı ile keyif yapabilirsiniz…

DSC_0247Vanallinn´de tüm bunları tamamladıktan sonra vaktiniz kaldıysa, Kadriorg´a gidebilirsiniz. BizDSC_0254 yürüyerek gittik, ama baya uzun süreli bir yürüyüş oldu git gel derken, çok vakit kaybetmeyelim derseniz toplu ulaşım yollarından faydalanabilirsiniz. Kadriorg sarayı, Kumu sanat müzesi gezilecek yerler arasında, hazır gitmişken Baltik denizine de elimi bir değdireyim diyorsanız, sahile yürüyebilirsiniz.

Aksi istikamette yer alan ve eski ahşap Eston evlerinin bulunduğu Kalamaja´da görülecek pek çok şey yok, ancak bir mekan önerim var ki, bunun için gitmeye değer bence 🙂 Tops….İçeride istediğiniz plaklardan şarkı da çaldırabildiğiniz mekanda geleneksek bisküvi tatlımız diye sundukları tatlıyı yemeden ayrılmayın 🙂

Ve hala vaktiniz var ise, bizim gitmeye fırsatımızın olmadığı Estonya Açık Hava Müzesi´ne gidebilirsiniz. Bu arada e Tallin´de hiç 3. nesil kahveci yok mu diyenleriniz olursa, tabiki var :): Gourmet Coffee

Buzullar şehri: Helsinki

Stokholm´ü andıran rengarenk fotoğraflar ile döneceğimi ümit ettiğim ama biraz hayal kırıklığına uğramama sebep olan şehir…

DSC_0356Tallin´den hareket eden Viking Lines´ın feribotuyla 2, 5 saat süren bir yolculuğun ardından puslu ve oldukça soğuk Helsinki´ye varıyoruz.

Diğer yerlerde kaldığımız otellerden hiç bahsetmedim, ama burada kaldığımız yerden sözetmeden geçemeyeceğim 🙂 Hotel Katajanokka… Eskiden hapishane olan yer restore edilerek otele dönüştürülmüş, dekorasyonda hapishane öğeleri kullanılmış ve resepsiyondaki görevliden restorandaki görevliye herkesin üzerinde siyah-beyaz çizgili hapishane kıyafeti var. Misafirlere göstermek amaçlı koruma altına aldıkları eski mahkum odasını da görmek mümkün… Bu otelde konaklamasanız bile, mahkum odasını görmek için uğramaya değer 🙂

Şaşırtıcı derecede adım başı rastlayabileceğiniz kadar çok Nepal restoranının yer aldığı Helsinki, malesef ‘sona kalan dona kalır’ atasözünden müzdarip olacak sanırım, yaz yaz yorulduğum için burada hızlı gidersem şimdiden özürlerimi sunuyorum…

DSC_0330Helsinki´de Uspenski Katedrali, Senato Meydanı, Lutheran Katedrali, Temple Kilisesibu DSC_0335favorimdi, kesinlikle ziyaret edin -, Sessizlik şapeli, Esplanadi parkı, Dizayn müzesi, St. John´s kilisesi gezilecek yerler arasında yer alıyor. Londra´daki ‘London Eye´ı andıran Finnair sky wheel, kışın Cuma ve haftasonları hizmet veriyor sadece, Helsinki manzarası görebileceğiniz yerlerden biri, eğer günü denk getirebilirseniz ve hava da aydınlık ise denemenizi tavsiye ederimJ Favori mekanlarımdan biri, 1886 yılı yapımı Vanha Kauppahalli isimli hali andıran kapalı marketi kesinlikle gezmelisiniz. İçinde ne ararsanız var: peynir, et, kuruyemiş, kahve, sebze, meyve, şarap vs.

DSC_0358Eğer deli gibi yürürüm diyorsanız ve gideceğiniz yerde beklentinizi karşılamayan birşeyle karşılaşsanız bile hayal kırıklığına uğramayıp iyi yanını görüyorsanız, içerisinde yer alan DSC_0359galerisini ve müzesini gezebileceğiniz Cable Factory ile Finlandiya´nın en ünlü bestecisine ithafen demirden yapılmış Sibeliuksen Puisto görülecek yerler arasına dahil edilebilir. Cable Factory´e gitmemizin sebebi aslında, bit pazarı bulmak idi, ancak bit pazarı Nisan aylarında kuruluyormuş, hani siz de aynı sebeple oraya gidecek olursanız, bu da aklınızda bulunsun 🙂

Hava güzel ise ve şehir içerisinde gezeceğiniz yerler bittiyse, 15 dakika süren bir tekne yolculuğu ile Suomenlinna adası´na gidebilirsiniz. Kışın çok fazla sayıda açık café bulamayabilirsiniz, gittiğinizde eğer açık ise Viaporin Deli&Café´de rengeyikli çorba ile somonlu çorbayı mutlaka deneyin, özellikle somonlu çorbası oldukça doyurucu…

Estonya ve Letonya mutfağından gözümüz çok doyduğundan, Fin mutfağına çok fazla şans veremedik, ama güzel bir Thai yemeği yerim diyorsanız, önerimiz, şehrin en eski restoranı olan Ryan Thai.

1891 yılından beri hizmet veren Fazer Café´de hem farklı çikolataların tadına bakabilir hem de kahvenizi yudumlayabilirsiniz. Ama 3. nesil kahveci arıyorum ben, böyle bir cafede işim olmaz diyorsanız da, size 2 önerimiz var: Kaffa roastery´de hem farklı demleme yöntemleri kullanarak hazırladıkları kahveden içebilir hem de orada kavurdukları çekirdekten satın alabilirsiniz. Pazar günleri kapalı, aman dikkat, yürüyüş mesafesi uzun olan bir yer, boşuna yürümeyin… Diğer önerimiz ise deniz manzarasına karşı keyifle kahvenizi yudumlayabileceğiniz Johan&Nyström café.

Eveeeet, sanırım paylaşabileceklerim bu kadar, biraz uzun bir yazı oldu ama umarım zevkle okuduğunuz bir yazı olmuştur… Evli ve mutlu olarak yazacağım bir sonraki yazıma kadar şimdilik hoşçakalın 🙂

This slideshow requires JavaScript.

 

 

 

gezimanyaÖncelikle yazımı bahane ederek, yaklaşık 17 yıl sonra yeniden Kapadokya gezisi için fırsat yaratan Gezimanya ekibine teşekkürlerimi sunmak istiyorum. Son 12 ay içerisinde 30´ün üzerinde gezi yazımı yayınladıklarından dolayı bana verdikleri Gümüş Yazar ünvanından bahsetmeden de geçemeyeceğim izninizle, belki de bundan sonra tekrar böyle bir ünvan almam zor olabilecek, gezme fırsatımın biraz daha az olacağı bir sektöre giriyor olacağımdan seyahatlerim hakkında yazılarımda azalma olacağı malum… Hazır gezme fırsatım olmuşken Kapadokya hakkında yazmamak da olmazdı… Haydi bakalım başlayalım gezmeye birlikte 🙂

Kış mevsiminde otobüs ya da araba ile gitmektense uçak ile gezimize başlamayı tercih ettik, daha uygun fiyatlarda bilet bulduğumuz için de önce Kayseri havaalanına vardık. Bizim düştüğümüz hataya düşmemeniz için benden size bir tavsiye: havaalanında hemen ekonomik bir araç kiralayın… Yoksa siz de bizim gibi Kapadokya´ya varana kadar 2 şehir otobüsü ve 1 taksi olmak üzere 3 kez in bin yapmak zorunda kalabilirsiniz ki pek tavsiye etmiyorum…

Uçhisar´da Gezimanya´nın bizim için organize ettiği Taşkonaklar otel´e yerleşip kendimizi Kapadokya´nın güzelliklerinin içine atıyoruz.

DSC_0012Kapadokya bölgesinin en güzel yanı, 4 mevsim 4 farklı güzellik sunuyor olması, hele bir de fotoğraf çekmeyi seviyorsanız, her mevsimde ayrı ayrı görülmesi ve fotoğraflanması gereken yerlerden biri diye düşünüyorum. Yıllar evvel geldiğimde aklımdan geçenin buraya mutlaka kar yağdığında gelip kremalı pasta gibi görünen peribacalarını fotoğraflamak olduğunu dün gibi hatırlıyorum… Bunun da heyecanıyla bir an evvel Peribacalarını görmek üzere ilk günki gezimize Göreme Açık Hava Müzesi´nden başlıyoruz. Halk arasında söylene söylene değişen kelimeler ne kadar da çok…. İnegöl´de şifa kaynağı olarak bilinen Ölyat ve zaman geçtikçe ismi değişen Oylat.  ‘Gör emi’ temennisi ile yolan çıkan ve sonunda dileğin özünden uzaklaşan ‘Göreme’…

Neyse konumuza dönelim yeniden 🙂 Müze´ye giriş nasıl mı? Eğer İş Bankası Maximum kartına sahipseniz müzeye girişiniz ücretsiz. Yok ise de bilet gişesinden temin edeceğiniz Müzekart ile bir yıl DSC_0007boyunca TC Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı 300’ü aşkın müze ve örenyerini ikişer kez ücretsiz ziyaret edebiliyorsunuz. UNESCO’nun Dünya Mirası Listesi´nde DSC_0053yer alan Göreme Açık Hava Müzesi´ni gezdikten sonra rotamızı Zelve ve Paşabağları´na çeviriyoruz. Paşabağ vadisinde ve Zelve Açık Hava Müzesi´nde peribacalarının arasından yürüyüş yapabilir, bol bol fotoğraf çekebilirsiniz, ancak size bir tavsiye, ışığı yakalamak açısından mevsimine göre güneşin hangi açıdan geleceğini tespit edip gitmekte fayda var 🙂 Zelve´den ayrıldıktan sonra Ürgüp yolunda sol tarafta Deve Kayası diye adlandırılan peribacasını da sakın kaçırmayın…

DSC_0056Ürgüp´te Temenni Tepesi´ne çıkıp panaromik manzarayı seyredebilirsiniz. Ama güzel bir gün batımı izlemek istiyorum diyorsanız da mutlaka Kızılçukur Vadisi´ne gitmenizi öneririm, aman güneşin battığı saati kaçırmayın, siz de bizim gibi 10 saniye ile kaçırıp sonra yeniden gitmek durumunda kalmayın  🙂

Tüm gün gezdiniz, karnınız acıktı ve nerede yesek diye mi düşünüyorsunuz? O zaman Ürgüp´te Ehl-i Keyif Restaurant´ı denemenizi tavsiye ederim. Ehl-i keyif börek ve testi kebabı tatmanız gerekenlerden…

2. günümüzde ise rotamızı sağlam bir kahvaltının ardından Derinkuyu, Ihlara vadisi, Hasandağ veDSC_0103 Narlıgöl Krater gölü olarak belirliyoruz. Bu noktada size tavsiyem, bunların hepsini tek bir güne sıkıştırmayın, Melendiz çayı eşliğinde 14 km boyunca Ihlara vadisi´nde uzun bir yürüyüş yapabilirsiniz keyifle, hem tüm kiliseleri görme fırsatı bulabilirsiniz hem de vadinin içinde dolaşmanın hazzını fazlasıyla yaşayabilirsiniz.

Ihlara vadisinin ardından Kapadokya’da bulunan 36 yeraltı şehrinden en büyüğü olan Derinkuyu yeraltı şehri´ne gidebilirsiniz. Derinkuyu, 8 katlı ancak en çok 2. katına kadar iniş yapabiliyorsunuz. Derinkuyu girişinde satış yapan küçük kız çocuklarından Kapadokya hatırası olarak yaptıkları el işi bez bebeklerden alabilirsiniz.

Ve yine çok yürüdünüz, tırmandınız, karnınız zil çalıyor, değil mi? 🙂 Bu sefer de size önerim, Nevşehir´de Nevşehir Konak Restaurant. Eğer müsaitse, 2 kişi olsanız dahi özel odalarında ağırladıkları restaurant´da güveçte etli kuru fasulye, nurdağı salatası ve paçanga böreğini deneyebilirsiniz. Ancak porsiyonları oldukça minik, söylemeden geçemeyeceğim…

DSC_0159Ve geldik son günümüze…Peribacalarına doyamadım, biraz daha gezeyim diyorsanız Çavuşin´i de görmeden gitmeyin. Ardından Avanos´da Kızılırmak nehri boyunca yürüyebilir, 1973 yılında inşa edilmiş olan asmalı köprünün üzerinden yaylana yaylana geçebilir, çanak çömlek yapan yerlerde hem nasıl yapıldığını izleyebilir hem de kendiniz deneme çalışmaları yapabilirsiniz. Bu sefer de hem farklı bir restaurant denemek hem de Avanos´un gece ışıklandırılmış halini görelim diyorsanız nehir kenarında yer alan Dayı Restaurant´ı önerebilirim. Ertesi gün başlayacağımız rejim öncesinde altın vuruşumuzu yapıyoruz…. Yoğutlu kebap üzerine künefe :):)

Kapadokya bölgesinde daha pek çok yapılacak aktivite var… Balon gezisi, jeep ile safari turları, trekking turları, binicilik turları…. Bunları da kendi gezinize dahil edebilirsiniz, özellikle balon gezisini kesinlikle tavsiye ederim, biz bu sefer düğün öncesi risk almayalım başımıza iş açmayalım diye yapamadık ama içimizde de kalmadı değil yani 🙂

Evet şimdilik bu kadar, bir sonraki yazıma kadar hoşçakalın… 🙂

This slideshow requires JavaScript.

DSC_0163Yazılarımı okuyanlar bilir, illa kendimden bir şeyler yazmazsam içim rahat olmuyor, sadece gidilen yer ile ilgili görülecek yerler şunlar, bunlar yapılır diye yazarsam wikipedia´dan ne farkım olur dedirtiyor bana… Ve bu yazıma da acaba ne yazsam diye düşünürken konu bir anda gene buluverdi beni ve geçen gece bir muhabbet sırasında gelişen bir diyalog yol göstericim oldu bu sefer…

İlk gelen soru: Nefes almak iyi bir şey mi?

Yanıtım elbette, çok şükür ki nefes alabiliyorum ki hayattayım.

İkinci soru: Peki her gece çadırda uyur musun?

Soru çok basit aslında ama çok da zor… Yeniden şükretmek için bir sebep daha… Evet belki, başka koşullarda dünyaya gelmiş olabilirdim, ve belki hayat beni çok daha sert koşullarda zorlayabilirdi ve o zaman işte nefes almak benim için iyi bir şey olmayabilirdi… Öyle koşullarda belki nefes aldığım için şükretmek mümkün olmayabilirdi… Gibi gibi yazıp daha fazla karamsarlığa da sizleri çekmek istemiyorum ama sorunun içinde bir şey gizliydi, ve umarım sizde de ‘aslında çok şanslı bir insanım ve içimde bulunduğum oyunun bana sundukları muhteşem’ şeklinde hisler uyandırmıştır…

Neyse gelelim yazımızın asıl konusuna:)

DSC_0040Eğer şengen vizeniz var ise en geç bir gün öncesinden Kaş-Meis seferlerini yapan Kahramanlar turizm firmasına –organizasyonu yapan iki firma var, bizim tercihimiz Kahramanlar´dan yana oldu-pasaportunuzu teslim ederek seyahat işlemlerinizi başlatabilirsiniz, kişi başı ücreti 90TL harç pulu dahil olarak. Sabah saat 10´da hareket eden tekne ile Meis´e varış süreniz yaklaşık 25-30 dakikayı bulabiliyor çapayı boşalt, çapayı topla derken. 10:30 civarlarında da Meis adasına ayak basıp turunuza başlayabiliyorsunuz.

Eğer gece konaklamayacaksanız bizim gibi, akşam dönüşünüz saat 16:00´da. Yaklaşık 6DSC_0036 saatlik bir sürede hem adayı gezmeniz, hem fotoğraf çekmek hobileriniz arasında ise çekim yapmanız, hem yemek keyfi sürmeniz, hem kahve için zaman ayırmanız, hem yüzmeniz, hem de duty-free´den alışveriş yapmanız gerekiyor. İlk başta yapılamaz gibi gelse de dönüş için tekneye bindiğinizde aslında hepsine yetecek kadar zamanınız olduğunu görüyorsunuz:)

Naçizane önerilerim:

* Remezzo cafe´de ada kıyısında dizilmiş rengarenk evler ve evlerin yansımaları manzarası karşısında her ne kadar Beyaz Fırın´ınki kadar leziz olmasa da milföy pastası ve yanında latte içebilirsiniz.

* Arka sokaklara dalıp yaşamları izleyebilirsiniz ki gittiğiniz zamana göre değişebilir  ve DSC_0063kimseyle de karşılaşamayabilirsiniz. Kapı önünde oturan yaşlı teyzelerin fotoğrafını çekme hayali kurarken sizleri sadece kapı eşiğinde keyif yapan kediler bekliyor olabilir, şaşırmayın:)

* Kiliseler kapalı olduğu için bunlarla ilgili çok fazla bir paylaşımım olamayacak maalesef, ama gittiğiniz gün açık olurlarsa gitmişken görülebilir. Kiliselerin dışında Osmanlı Camii ve Arkeoloji Müzesi, adanın tepesinde yer alan Aya Yorgi manastırı görülecek yerler arasında.

* Deniz ve Kaş manzarası eşliğinde kalenin çevresini dolaştıran taşlı patikayı adımlayabilir, dilerseniz mola vermek için denize girebilirsiniz.

* To Paragadi restaurant´da Alfa marka birayı yudumlarken kalamar, karides, saganaki – ki Kaş´da yapılan versiyondan çook çoook daha güzel, kesinlikle tavsiye DSC_0123ederim– , tarator ve ahtapotun leziz tadına varabilirsiniz. Ardından siz de bizim gibi ‘helva olsaydı ne iyi giderdi ya da buraya özgü bir tatlı olsaydı da ağzımız tatlansaydı’ derseniz biraz hayal kırıklığına uğrayabilirsiniz, çünkü bu restoranda tatlı menüsü yok, aklınızda bulunsun:)

* ‘E tatlı çekti canımız artık, yemeden olmaz diyenlerdenseniz’, Stratos cafe´de bizim irmik tatlısına benzeyen tarçınlı tatlı ile mozaik pastayı deneyebilirsiniz…

* Kıyıdan kalkan taksi botlar ile mavi mağaraya ve yakın plajlara da gidebilirsiniz.

* Ve en son hazır gelmişken uygun fiyata içki alalım derseniz, oldukça küçük olan duty free´den de alışveriş yaparak turunuzu tamamlayabilirsiniz.

Bir gün yolunuz Kaş´a düşerse tatil planınıza bir günlük Meis gezisini de umarım eklersiniz… Ama sakın bavulunuza pasaportunuzu koymayı unutmayın:)

DSC_0081Meis gezimizden fotoğrafları aşağıda izleyebilirsiniz…Son yıllarda yaptığım ‘tek tabanca’ seyahatlerimden kareler diye oluşturduğum tüm fotoğraf albümlerimde kendimden eser olmazken ya da maksimum bir ayak fotoğrafı veya aynaya yansımam olurken sevgilimle yaptığımız bu geziden artık benim bile çekilmiş fotoğraflarım var, ne kadar keyifliymiş diyerek bir sonraki yazıma kadar hoşçakalın diyorum 🙂

This slideshow requires JavaScript.

 













 

 

DSC_0400Aylardan Şubat idi bu seyahati planlarken tam da hayatımın dönüm noktasını oluşturan kararı verdiğim sırada….Annemle sohbet ediyorduk ki  Nisan ayı için tur firmalarından İtalya gezisi yapmak üzere fiyat aldıklarını öğrenince, nasıl olsa tatil ve izin peşinde koşturmak zorunda kalmayacak biri olarak bir teklifte bulundum… Dedim ki: ‘hadi gelin ben size rehberlik yapayım, siz de bana sponsor olun bu gezimde :)’  Ve sonuç, annemler için kızları ile bir tatil daha yapma fırsatı ve tabi ki benim için de annem ve babam ile bir gezi fırsatı… Kaç kişinin hala böyle bir şansı vardır ki… Ya da hala şansı olup da bunu fırsata dönüştürmeyip hep erteleyen ya da ailesi ile vakit geçirmeyi ikinci plana atan bu kısa ömrümüzde…. Neyse ölüm korkusu olan birisi olarak daha fazla bu konulara girip sizleri de daraltmayayım, gezimiz gibi tatlı olsun yazımız da…
Annemlerle yaptığım ‘çok da özlemediğim kurumsal hayat terminolojisi’ DSC_0310 win-win anlaşması,  bana da çok yıllar önce gördüğüm yerleri o zamanlar blog yazma keyfim olmadığından, bu gezimizin ardından yazıya dökme fırsatını doğurdu, bu fırsat için ve tüm gezi boyunca arada sırada olan ebeveyn çekişmelerine rağmen keyifli seyahat arkadaşları oldukları için kendilerine öncelikle teşekkürlerimi sunuyorum 🙂 Nice birlikte keyifli seyahatler diliyorum….Yaptığımız bu konuşmanın ardından hemen  uçak biletlerimizi aldık, görmek istedikleri şehirlerin rotasını çıkardık, http://www.booking.com sağolsun, kalacağımız yerlerde de tren istasyonlarına yakın otellerimizi güzel güzel ayarladık. Ve zaman geldi…. Annemin, ‘Işıl, kontrol ettin mi doğru havaalanında mıyız?, Işıl, uçağın saatine baktın mı tam olarak?, Işıl vizen var değil mi, bak son dakikada sonra kapıda kalakalmayalım’ gibi eski şapşiliklerime serzenişlerinin ardından İstanbul´dan yaklaşık 2 saat 15 dakika süren uçak yolculuğumuza başlıyoruz Roma Fiumicino havaalanına uçmak için… Havaalanına vardıktan sonra Roma şehir merkezine 30 dakika süren ve 14 euro´ya alacağınız bilet ile tren yolculuğu yaparak ya da şehrin trafiğini göz önüne alarak ama şehir manzarasını da görerek biraz daha uzun süren ve 15 euro´ya alacağınız bilet ile otobüs yolculuğu yaparak da ulaşabilirsiniz… Roma Termini tren istasyonuna vardıktan sonra, yakınında bulunan Hotel Des Artistes´e yerleştik önce…Yol yorgunluğu sebebiyle yakın yerlerde keşfe çıkma kararı aldık, bir sonraki güne enerji depolamak adına.  Tren istasyonunun hemen yakınlarında olan  Santa Maria Degli Angeli kilisesi ile Piazza della Republica meydanını arşınlamaya başladık. Özellikle kilise görülmeye değer…Kilisenin içerisinde bulunan meridyen çizgisini, uzunca bir süre anlamaya çalıştık, nedir, nedendir gibilerinden…. Hazır fırsat varken eski çalıştığım firmanın reklamını da yapayım bari 🙂 hemen yazdım Bing´e ‘Santa Maria Degli Angeli’ diye…. Ve öğrendiğimiz bilgiye göre hikayesi şöyle: Pope Clement XI, bu basilikaya güneş saati olarak kullanılması için 1700´lü yıllarda astronom, matematikçi, arkeolog, tarihçi ve filozof Francesco Bianchini´ye  bir meridyen çizgisi çizdirmiş hem Gregoryen takvimin doğruluğunu kontrol etmek hem Paskalya zamanını doğru tahmin etmek hem de Bianchini´nin Bologna katedralinde yaptığı meridyen çizgisinin aynısını Roma halkına da hediye etmek için… Hani siz de gidecek olursanız kiliseye ve bizim gibi bu da neyin nesiymiş diyerek kalmamanız için önceden kısa bir bilgi paylaşayım istedim 🙂

Neyse ilk gün için bu kadar gezme yeter, artık yemek yeme zamanı diyip Via Nazionale caddesi üzerinde bulunan Via Venezi sokağında yer alan L´antica Fraschetta restoranına daldık…. Yeşil pötikareli örtüleri ve otantik dekorasyonu ile şirin olmakla beraber, gözleri yoran ve dikkati yemek, mekan ve sohbetten çeken büyük ekran müzik ekranı ile bir iki puan kaybeden restoranda yiyecekler lezzetliydi, özellikle her akşam pizza ve makarna yemeyeceğime dair kendime verdiğim söz ile sipariş ettiğim çorba ana yemek kadar doyurucuydu, eğer sebze çorbası seviyorsanız, burayı mutlaka deneyin derim:)

Güzel bir yemeğin ardından dinlenmek üzere otelimize döndük, ertesi gün için planımız belliydi zaten… Öncelikle bir tavsiye; siz siz olun, mutlaka önceden biletinizi internetten alın Vatikan ve Colloseum için, bunun faydasını çok gördük uzun sıraları atom karınca hızında geçişimizle 🙂

Azıcık da Roma´da ulaşımdan bahsedeyim…Otellerde elinize verilen haritaya baktığınızda, sizde de olur mu bilmiyorum ama benim genelde oluyor, ilk baktığımda ‘allahım bu kadar yeri bu kadar günde nasıl gezeceğim diye içimi bir korku sarar’ ve ertesi gün aslında o mesafelerin o kadar da korkutucu olmadığını anladıktan sonra içim rahatlar… Eğer sizde de öyle bir endişe var ise, haritaların ölçeği – bilmiyordum, ben de babam vesilesiyle öğrendim –, 1 cm, 100 metreye tekabül ediyormuş, aklınızda bulunsun, yani mesafeler haritada gözünüzü korkutmasın 🙂 Öncelikle metro hatları çok kolay, kırmızı ve mavi hat olmak üzere toplam iki hat mevcut, çoğu ana noktaya da kırmızı hata binerek erişebiliyorsunuz. Normalde her yere yürüyerek erişmek de mümkün, ama zaten mekanları gezerken yoruluyorum, bir de aradaki mesafeleri yürümeyeyim diyorsanız, o zaman kırmızı hat tam size göre 🙂 Ama oldu da gezeceğiniz her yeri gezdiniz ve boş gününüz var, o zaman da metroya binmek yerine ara sokaklara dalmanızı tavsiye ederim, dar sokaklar, büyük tahta kapılar ve tahta kapıların ardında geniş avlular…. Hepsi birbirinden keyifli…

DSC_0263Neyse gelelim Vatikan gezimize… Dünyanın en küçük yüzölçümlü ülkesi ve nüfusu 930 civarında olan Vatikan, kesinlikle görülmeye değer ve gitmeden önce de enerjinizin yüksek olduğundan ve boyun ağrınız olmadığından emin olmanız gereken bir yer.  284 sütun ile çevrili olan San Pietro meydanı, Vatikan müzesi ve müzenin sonunda erişilen ve sadece Michalengelo´nun çalışmalarını içeren Sistine Chapel´i tavandan zemine, duvarlardan pencerelere, baştan aşağıya hala capcanlı renklerini nasıl koruyabildiklerine şaşırdığımız sanat eserleriyle dopdolu…

Vatikan gezisinden sonra sizin de karnınız acıkırsa ve biraz soluklanmak isterseniz, meydandan nehre inen Via dei Corridori caddesi üzerinde yolun sağında bulunan Don Chisciotte Universal Bar Pizzeria restoranını deneyebilirsiniz, pizzaları oldukça lezzetli, ancak aklınızda bulunsun, başka bir akşam Vatikan´ın ışıklı halini görelim hem de burada yemek yiyelim dediğimizde bu restoranın akşam servisinin olmadığını öğrendik, bunu da paylaşayım istedim:) Burada biraz dinlenmenin ardından aynı cadde üzerinden Tiber nehrine doğru yürüyerek Sant’angelo köprüsü´nü, Ponte Vittorio Emanuele II köprüsü´nü,  Sant´angelo kalesi´ni fotoğraflayabilir, ardından da kalenin içerisinde yer alan Sant’angelo Ulusal Müzesi´ni ziyaret edebilirsiniz.

DSC_0129Annem ve babam ile bu kadar yorgunluk yeter diyerek otelimize geri döndük ki ertesi gün yapacağımız uzun yürüyüşler için enerji toplayabilelim:) Cumartesi planımız ise yine daha önce internet üzerinden aldığımız giriş biletlerimiz ile Colloseum ve Roma forum´unu arşınlamaktı. Sağlam bir kahvaltının ardından yeniden yollara düştük. Sadece tiyatro oyunları için değil, hayvan dövüşleri, idamlar ve gladyatör DSC_0170mücadeleleri için de kullanılmış olan Colloseum, 88 metre uzunluğunda ve  156 metre genişliğinde. Colloseum´u gezdikten sonra Antik Roma’da kralın yaşadığı Palatine Tepesi ve halkın yaşadığı gül bahçeleri, gelincik ve portakal ağaçları ile dolu Roma Forumu‘nu gezebilirsiniz. Gene yoğun  bir yürüyüş programının arasına sıkıştırılan dondurma kürleri ile enerji toplayıp ardından metro ile ulaştığımız San Giovanni , oldukça görkemli bir kilise. Eski çağlarda insanlar bu kadar  kaslı mıymış dedirtecek ebatlarda heykelleri, mermer zeminleri  ile mermer sütunları ve altın yaldızlı tavanı görmeye değer.

DSC_0327Ve gezimizin Roma bacağının son günü geldi çattı… Bugün ise birbirlerine yakın olan ve Roma denilince ilk akla gelen gezilecek yerlere geldi sıra: DSC_0110Pantheon, Aşk Çeşmesi, İspanyol merdivenleri, Piazza Navona ve Vittorio Emanuele II Anıtı…Özellikle Aşk Çeşmesi´ne geldiğimizde annemin ‘gençliğimizde burayı Audrey Hepburn´ün başrolünü üstlendiği Roma Tatili filminde izlerdik’ yorumu çok şekerdi bana göre…Geleneği yerine getirmek üzere biz de bozuk paraları suyun üzerine atarak dileklerimizi diledik… Gerçekleşmelerini ümid ederek ertesi gün Roma´ya veda ettik Floransa´ya gitmek üzere bindiğimiz trende…

DSC_04471,5 saat süren keyifli tren yolculuğunun ardından Floransa´da yine tren istasyonuna  yakın konumda olan otelimize yerleşiyoruz.  Hotel Centrale, Duomo meydanının da hemen arkasında ve heryere yürüme mesafesinde, zaten aslında otel şehir dışında olmadığı sürece, her yer yürüme mesafesinde olacak kadar küçük bir şehir, Floransa… Annemin tabiriyle, okul yıllarından hatırladığı bilgi ile bir sanat şehri, Floransa… Floransa´da mutlaka ve mutlaka görülmesi gereken yerler; Duomo meydanı, Duomo katedrali, 414 basamak tırmanacağınız ama sonundaDSC_0445 size Floransa şehir manzarası sunacak olan Çan Kulesi, tren istasyonunun yakınında yer alan Santa Maria Novella Bazilikası, özellikle son zamanlarda Da Vinci dizisine saran birisi olarak San Lorenzo Bazilikası, Medici chapeli, Pitti sarayı, eğer paraya kıyıp içeriye girerseniz görme imkanınızın olacağı Boboli bahçeleri, Ufizi müzesi ve Michelangelo’nun Davut Heykeli, üzerinde evlerin olduğu ve kuyumcu dükkanları ile dolu Ponte Vecchio, Santa Croce Bazilikası… Bunların haricinde ziyaretinizi bekleyen pek çok da müze mevcut.  Bunların ardından mutlaka ve mutlaka vakit ayırmanız gereken bir yer daha var, ancak buraya eğer yürüyerek gidelim derseniz bol enerji toplamanızı manzaratavsiye ederim öncesinde… Michalengelo tepesi… Buraya ayrıca, tren istasyonun önünden kalkan 12 ya da 13 no´lu otobüslere binerek de erişebilirsiniz.  Tepeye vardığınızda pişman olmayacağınızı garanti edebilirim, tüm Floransa manzarasına hakim olan bu lokasyonda harika fotoğraflar çekebilirsiniz… Geçen yıl abimler geldiklerinde bu tepenin ardında çok keyif alarak yemek yedikleri bir kamp alanından bahsetmişlerdi, uzun bir süre onu aradık ancak dedikleri o zeytin ağaçlarının arasında çadır ve karavanların olduğu alanı bulamadık… Siz de bizim gibi bulamadan dönmeyin diye sizinle websitesini paylaşayım istedim, eğer salaş mekan seviyorsanız tavsiye ederim, hatta Floransa manzarasına bakarak burada konaklayabilirsiniz de 🙂

http://www.hostelworld.com/hosteldetails.php/PLUS-Camping-Michelangelo/Florence/319/directions

DSC_0073Bunların ardından gezinin Floransa ayağı da sağ salim tamamlanmış oldu bizimkilerle. Son günümüzde de bir saat süren tren yolculuğunun ardından Pisa´ya giderek küçük bir şehir turu sonunda Pisa kulesi´ni de ziyaret edip tüm turistlerin çektiği formatta fotoğraf çekmeyi deneyimleyip gezimizi tatlı tatlı sonlandırdık…

Annem ve babam ile Vespa ve dondurma cennetinde yapmış olduğum bu keyifli seyahatten notları umarım sizler de keyifle okumuşsunuzdur… Şimdi de sizleri çektiğim fotoğraflarla baş başa bırakıyorum 🙂

This slideshow requires JavaScript.

 

 

15 Nisan 2014… 15 yıllık aralıksız, o iş bu iş derken ‘haydi artık biraz ara verme zamanı’ deyip vermiş olduğum arada 15. gün…15 Nisan 2014… Hem dolunay hem de ay tutulmasının olduğu gün… Dolunay yetmiyormuş gibi bir de ay tutulması ile bünyelerimizi sarsan gün… İşte bu özel günde dedim ki kendimle hesaplaşacağıma ve gelen tuhaf duygularla cebelleşeceğime, dün annem ve babam ile yapmış olduğum keyifli geziyi sizlerle paylaşayım, hem kendi içim açılsın yazarak hem de sizlerin gözleriniz şenlensin bu daral günde az da olsa…

En son Emirgan´a gittiğim zamanı hatırlıyorum… Yıl 1994… Üniversite ya ortaokul sınavlarından önce anneler babalar çocuklarını sınav öncesi gün oksijen alacakları bir yerlere götürürler ya, yani en azından benim zamanımda öyleydi 🙂 Pazar günü üniversite sınavı ve Cumartesi günü annemlerle Emirgan korusunda piknikteyiz… O gün orada yediğim annemin hazırladığı beyaz ekmek arası beyaz peynirli ve domatesli sandviçin tadı hala damağımda, o zamanlar o kadar ekmek yiyip kilo da almıyorduk ya ne güzeldi o günler:) Neyse Emirgan diyince nedense hep bu anım gelir aklıma… Ve yıllar sonra yine yeniden annem ve babam ile birlikte, bu sefer sınav öncesi oksijeni için değil de laleleri ziyarete gittik… Bu yıl 9.su DSC_0109gerçekleşen İstanbul Lale Festivali kapsamında DSC_0106İstanbul´un farklı yerlerinde lale çeşitlerini görmek mümkün. Bunlardan bir tanesi de 211 farklı türde 2 milyon 308 bin lalenin dikildiği Emirgan korusu… Beyaz lale, kırmızı lale, pembe lale, sarı lale, sarı kırmızı lale, mor lale, eflatun lale…Düzünden dantellisine, rengarenk olanından tek renklisine, dün ziyarete gelen bir teyzeden duyduğum tabirle, ‘Allah´ın yarattığı renklere bak’ dedirten güzellikte bir manzara… Ziyarete gelen kitlenin büyük bir çoğunluğunu teyzeler, kapalı teyzeler ve çarşaflılar oluşturunca etrafımda duyduğum tabirler de bu şekilde oluyor derken, bu teyzeler aynı zamanda şaşkınlık da yaratabiliyorlar, canlı müzik eşliğinde kendilerini DSC_0138sahneye atıp parlayan güneş altında dansedip eğlenirlerken… İş hayatında sürekli masa başında, bilgisayarın başında e-mail al, e-mail gönder, Excel hazırla, sunum hazırla, o toplantıya gir, bu toplantıya gir derken hayat aslında dışarıda akmaya devam ediyormuş onu gözlemleme şansı buldum bir Pazartesi sendromu yaşamadan… Özellikle yaşlı bir çiftin sahneye gelip tango yapması, hem de o yaşlarında hem de hala el ele kol kola, işte sevgi budur dedirten bir an olup gözlerin yaşarmaması mümkün değil…Neyse bu kadar duygusallık yeter…

DSC_0128Gözlerinizi laleler ile, kulağınızı güzel müzikle doyurduktan sonra karnımızı da doyuralım derseniz, koruda bulunan ama belediye tarafından işletildiği için beklentilerinizi çok da fazla yüksek tutmadan gidebileceğiniz Sarı köşk ile Beyaz köşk´de biraz hengame içinde yemek yiyebilirsiniz… Burada eğer kafanız şişerse ve rahatlama yerine yorulduğunuzu hissederseniz, korudan aşağıya inip sahilde hem denizin ve boğazın sefasını sürüp hem de kahvenizi keyifle yudumlayabilirsiniz Mehtap cafe´de ya da  her zaman dolu olan ama nispeten daha sessiz Emirgan Sütiş´de…

Kendi adıma ayıptır söylemesi, çok keyifli bir gün geçirdim ailemle, 10255206_10154018219220543_6944420237022892453_ngünümüzün modası selfie´mizi de yaptıktan sonra sizleri fotoğraflarla baş başa bırakıyorum…Bu arada benden söylemesi… Festival 30 Nisan´a kadar devam ediyor ancak lalelerin  bazıları sönmeye başlamış, bu yüzden ilk fırsatta ya Emirgan  korusuna ya da laleler ile renklendirilen Gülhane Parkı, Yıldız korusu, Beykoz korusu, Göztepe gül bahçesi, Büyük Çamlıca korusu,  Küçük Çamlıca korusu, Fethipaşa korusu ya da Hidiv Çubuklu korusu, hangisi size yakınsa bu güzelliği kaçırmayın, bu adreslerden birine gidin derim 🙂

 

This slideshow requires JavaScript.

amsterdamAllahın hakkı üçtür diyerek yapmış olduğum Amsterdam üçlemesi, nedense sürekli devamsızlık yapan öğrencilerle ders geçmek için gerekli olan notu alamayanların sınıf tekrarlayarak çift dikiş yapmalarını anımsattı bana…. Özümsemek için üstüne bir dikiş daha ekleyerek sınavını geçmiş olduğum Amsterdam hakkında artık ‘hakkıyla’ bir yazı yazabilirim sanırım…

Tabi farklı dönemlerde yapılan keşiflerin hemen ardından yazılmayan yazıların zorlukları da yok değil elbette… Hem gezdiğin yerleri hatırla, hem sende bıraktığı hisleri animsa, hem eskiden çekilmiş fotoğrafları bul vs vs… Özellikle fotoğraf kısmı biraz nostalji olacak, şöyle ki: Amsterdam´a ilk gidişimin yıllar önceye, teeeee dijital fotoğraf makinelerinin olmadığı ve pozitif film çektiğim dönemlere denk gelmesi sebebiyle teker teker kestiğim, fotoğraflarımı dia saklama poşetlerine ya da magazinlere itina ile yerleştirdiğim anlar aklıma geldi de… Ne günlerdi….:) Acaba Amsterdam dialarım hangi magazinde idi? Yer kaplamaması için annemlerin yazlık evine kapatılan fotoğrafları eğer bir gün ortaya çıkarabilirsem sizlerle paylaşırım elbette…Bu fotoğraflar allah bilir nerede derken, ikinci gidişimde de ana amacımın sağlıklı ot çeşitleri ile farklı mantar lezzetlerini tatmak üzerine bir nevi gurme gezisine dönüşmesi sebebiyle fotoğraf açısından güme giden Amsterdam maceramın sonuncusunda da fotoğraf olayı yağmurun gafletine yenik düştü ne yazık ki… Yani özetle, ilk tarihi fotoğraflarıma erişene kadar az görselli bir yazı olacak…. Ya da acaba dördüncü dikiş mi atsam :):)

Neyse şimdi gelelim biraz Amsterdam´a…Şehre ismini veren Amstel nehrinin kıyısında bir balıkçı kasabası olarak kurulan Amsterdam´da neler yapabilirsiniz?

Kanallar arasında yürüyüş ve kanal üzerinde bot gezisi, dış ortamlarda gezmeyi müzeye tercih edenlerdenseniz yapılacaklar arasında ilk sırada bana göre…Yürüyüş yaparken başınızı kaldırıp evlerin tepelerine bakmayı da ihmal etmeyin. Ancak 3. gidişimde dikkatimi toplamayı başaran taş çıkıntıları ve onlara tutturulmuş çengellerin ne olduğunu siz de merak ediyorsanız, dar evlere merdivenlerden eşya taşımak pek mümkün olmadığı için bu çengellerin yardımıyla eşyaları yukarı taşıyorlarmış eski zamanlardan beri. Ancak binaların giriş katlarında yer alan cafelerin çatılarına çarpmadan nasıl taşıyabildiklerini tam olarak çözemesek de yolumuza bisikletliler tarafından ezilmeden devam ediyoruz. 13. yüzyılda inşa edilen Dam meydanı çevresinde bulunan pek çok restoranı, caféyi, alışveriş merkezlerini, Royal Palace ve Madame Tussaud´s Müzesi´ni gezebilirsiniz.van gogh  14. yüzyılda şehre varan denizciler için kurulan Red Light District, çok yorum yapmadan ‘oldukça renkli’ diyerek tanımlamaya çalışacağım 🙂 Amsterdam´ın en önemli meydanlarından bir diğeri ise, ismini 1639 – 1656 yılları arasında bölgeye yakın bir evi olan ünlü ressam Rembrandt van Rijn’den alan Rembrandt meydanı. Müze gezmeyi sevenlerdenseniz, bu konuda hiç açlık hissetmezsiniz sanrım, Van Gogh´un eserlerini görebileceğiniz Van Gogh müzesinden, II. Dünya Savaşı’nda Anne Frank ve ailesinin iki yıl boyunca saklandığı Anne Frank´ın evine, fabrikadan müzeye dönüştürülen Heineken Experience´dan İşkence müzesine, Asmterdam´ın ulusal müzesi Rijksmuseum´dan liman bölgesinde yer alan modern bir gemi görünümünde inşa edilmiş Nemo adında Bilim Müzesi´ne kadar pek çok sayıda müze mevcut.

Her tarafı sarmış kokularıyla coffee shop´larda minik dinlenme molaları verebilirsiniz, acıktığınızda Hollanda´nın leziz peynir çeşitlerinden tadabilir ya da heryerde görebileceğiniz minik büfelerden doyasıya patates kızartması yiyebilirsiniz. Bu arada şehre Starbucks´ın geldiğini söylemeden geçemeyeceğim… Amsterdam, Starbucks´a yenik düşmüş anlayacağınız 🙂

TSJ_Lion_Noir_Restaurant_Amsterdam_13Sizin için bir akşam programı yapmaya ne dersiniz?  Önce ilginç dekorasyona sahip Lion Noir´de (http://www.lionnoir.nl/) snack ve kokteyl aldıktan sonra, güzel bir yemek yiyececeğiniz Centra Restaurant´a (http://www.restaurantcentra.nl/) gidip tapas ile hem gözünüzü hem karnınızı doyurabilir, ardından da biraz kumar oynasam eğlensem derseniz de Holland Casino´ya (https://www.hollandcasino.nl/nl/vestigingen/Amsterdam)  gidip kafa dağıtabilirsiniz, kim bilir belki de kazanırsınız 🙂madurodam2

Amsterdam´a gelmişken yapmadan ayrılmayın diyeceklerim ise, dümdüz yollarda bisiklet sürmenin keyfini yaşayın ama dikkati her zaman yanınızda bulundurmayı unutmayın 🙂 Bir de Amsterdam´a yakın tren ile ulaşımını sağlayabileceğiniz minyatür şehir parkı Madurodam´a (www.madurodam.nl) gitmek için de bir gününüzü mutlaka ayırın.

Amstersam yolcuları varsa aranızda, şimdiden bol eğlenceli bir tatil diliyorum. Yazım vesilesiyle de bizleri evlerinde ağırlayan Manolya ile Zafer´e de teşekkürlerimi sunuyorum 🙂

frog-with-an-umbrellaAn´ların tadını çıkarmanın, yaşadığın hayatın her saniyesine şükretmenin, küçük de olsa herşeyden haz almanın, beklentilere kapılmadan ya da beklentilere kapılsan bile hayal ettiğin gibi olmasa dahi yüzüne gülücük kondurmayı başarabilmenin önemine dair farkındalığımın daha da tavan yaptığı Çeşme tatilimden ‘günlük’ kıvamında bir yazı yazmak istedim.

30 Ağustos Zafer Bayramı´nın Cuma gününe denk gelmesiyle 3 günlük tatil fırsatını değerlendirmemek olmazdı elbette… Ama bunu fırsat bilen binlerce kişinin yollara akması ve normalde 9 saat süren yolculuğumun 15 saat alması her ne kadar azıcık rahatsız edici olsa da ‘bunu da yapamayanlar var’ diyerek durumuma şükredip otobüs yolculuğunun tadını çıkarmaya çalışıyorum… Zaten bilirsiniz normal geçen bir yolculuğum pek olmadı bugüne kadar, bu yüzden çok da şaşırmayarak, yoluma devam ediyorum 🙂

Kendimi bildim bileli Çeşme´yi sevmişimdir… Ailem ile İşbankası Çeşme kampı´nda yapmış olduğum 10-15 günlük tatillerimin bunda payı var sanırım… Çeşme´de ne yapılır, ne edilir tarzında bu 3.cü yazım, daha öncekileri görmek isterseniz buradan da gözatabilirsiniz.

https://aktivitemidediniz.wordpress.com/2011/05/30/yaz-geldi-ve-haftasonu-kacamaklari-basladi-ilk-durak-cesme/

https://aktivitemidediniz.wordpress.com/2011/06/28/haftasonu-kacamaklarinda-ikinci-durak-yine-yeniden-cesme/ 

Alaçatı´da yeni keşfettiklerim de şöyle:

bobou-beach-175951G4Alaçatı´da konaklıyorsanız, ve sevgiliniz, eşiniz ya da arkadaşınız sörf tutkunu ise ama siz sörf yapmayıp denizin tadını çıkarmak istiyorsanız iki önerim var… Bobou Beach Çeşme ve Kum Beach… Bobou´nın kumsalı oldukça güzel, denizi Paşalimanı´ndaki gibi ‘yürü yürü hala diz boyunda’ kıvamında değil, ısısı gayet yerinde, sessiz sakin, bangır bangır müzik istemiyorum diyorsanız kesinlikle tavsiye edebilirim. Ancak arka tarafta yapılan otel şu anda inşaat aşamasında, tamamlandıktan sonra burası daha çok keşfedilebilir ve şimdiki sakinliği bozulabilir. Bu nedenle henüz gitmediyseniz yaz sezonu kapanmadan bir keşfedin derim 🙂 Küçük bir not: Restoran´ın yemekleri konusunda çok beklentiye girmeyin…

Diğer önereceğim plaj ise Kum Beach… Burası tesis olarak Bobou´ya oranla biraz daha kum beachküçük, sahili küçük taşlıklı, ama denizi muhteşem 🙂 Restoran´ın yemekleri çok güzel, ancak eğer plajdayken birşeyler atıştırmak istiyorsanız servis biraz yavaş olabilir, bu da aklınızda bulunsun, çok acıkmadan ya çok susamadan siparişinizi vermenizde fayda olabilir… Tam mekandan ayrılırken ‘çapulcu musun vay vay’ şarkısını çaldıkları için gönlümü kazanan Kum Beach´e tam not veriyorum 🙂 Ne zamandır dinlemiyorum, iyi hatırlattın diyorsanız, buyrun linki hemen paylaşayım 🙂 http://www.youtube.com/watch?v=a_48C1JiIgo

Tüm gün bol bol yüzdünüz, enerji harcadınız, şimdi güzel bir restoranda lezzetli yemeklerin tadını çıkarma zamanı, işte bunun için de önerim: Sailors Alarga

Eğer Alaçatı´nın en yoğun sokağı üzerinde yürümekten yoruluyorsanız, insanlar üstünüze üstünüze geliyormuş hissi yaşıyorsanız, Hacı sailors alargaMemiş caddesi tam size göre diyebilirim. Bu cadde üzerinde yer alan Sailors Alarga, hem mekan olarak çok keyifli hem de meze ve deniz ürünleri oldukça lezzetli…Tatlılardan da özellikle suflesini tavsiye ederim. Servisinden de çok memnun kaldığımız restoran, belli bir saatten sonra aynı zamanda bir bar ortamı da sunuyor. Çok fazla masası olmadığından önceden rezervasyon yapmanızı öneririm… Eğer küçük bir ekipseniz masa paylaşmanız da mümkün olabilir, ama yanınıza oturan ekiple ilginç dostluklar da kurabilirsiniz. Mesela biz, yakında evlenmek üzere olan çiftin düğününe davet edildik aynı masayı paylaşmanın ardından hesabın tek olarak gelmesi üzerine gerçekleştirdiğimiz ‘biz birşey yemedik zaten’ ya da ‘hepsini siz yediniz’ diyalogları ile 🙂

Bu vesileyle birbirinin kuyumcusunu bulan bu güzel çifte ve onlar gibi birbirinin kıymetini bilen tüm çiftlere mutluluklar dileyip bir hikaye ile sizleri başbaşa bırakıyorum….

askini-ciz-kalp-resmiVaktiyle bir bilge hoca, yıllarca yanında yetiştirdiği öğrencisinin seviyesini öğrenmek ister. Onun eline çok parlak ve gizemli görüntüye sahip iri bir nesne verip:

“Oğlum” der, “Bunu al, önüne gelen esnafa göster, kaç para verdiklerini sor, en sonra da kuyumcuya göster. Hiç kimseye satmadan sadece fiyatlarını ve ne dediklerini öğren, gel bana bildir.

Öğrenci elindeki ile çevresindeki esnafı gezmeye başlar. İlk önce bir bakkal dükkanına girer ve “Şunu kaça alırsınız?” diye sorar.

Bakkal parlak bir boncuğa benzettiği nesneyi eline alır; evirir çevirir; sonra: “Buna bir tek lira veririm. Bizim çocuk oynasın” der.

İkinci olarak bir manifaturacıya gider. O da parlak bir taşa benzettiği nesneye ancak bir beş lira vermeye razı olur.

Üçüncü defa bir semerciye gider: Semerci nesneye şöyle bir bakar, “Bu” der “benim semerlere iyi süs olur. Bundan “kaş dediğimiz süslerden yaparım. Buna bir on lira veririm.”

En son olarak bir kuyumcuya gider. Kuyumcu öğrencinin elindekini görünce yerinden fırlar.

“Bu kadar değerli bir pırlantayı, mücevheri nereden buldun?” diye hayretle bağırır ve hemen ilâve eder. “Buna kaç lira istiyorsun?”

Öğrenci sorar: Siz ne veriyorsunuz?”

“Ne istiyorsan veririm.”

Öğrenci, “Hayır veremem.” diye taşı almak için uzanınca kuyumcu yalvarmaya başlar:

“Ne olur bunu bana satın. Dükkânımı, evimi, hatta arsalarımı vereyim.”

Öğrenci emanet olduğunu, satmaya yetkili olmadığını, ancak fiyat öğrenmesini istediklerini anlatıncaya kadar bir hayli dil döker.

Mücevheri alıp kuyumcudan çıkan öğrencinin kafası karma karışıktır. Böylesi karışık düşünceler içinde geriye dönmeye başlar. Bir tarafta elindeki nesneye yüzünü buruşturarak 1 lira verip onu oyuncak olarak görenler, diğer tarafta da mücevher diye isimlendirip buna sahip olmak için her şeyini vermeye hazır olan ve hatta yalvaran kişiler..

Bilge hocasının yanına dönen öğrenci, büyük bir şaşkınlık içinde başından geçen macerasını anlatır.

Bilge sorar:

“Bu karşılaştığın durumları izah edebilir misin?”

Öğrenci: “Çok şaşkınım efendim, ne diyeceğimi bilemiyorum, kafam karmakarışık” diye cevap verir.

Bilge hoca çok kısa cevap verir:

“Bir şeyin kıymetini ancak onun değerini bilen anlar ve onun değeri, bilenin yanında kıymetlidir.”

Her insanın hayatında varlığını ve değerini bilen, hisseden, fark eden kuyumcular mutlaka vardır.

Mesele o kuyumcuyu bulmaktadır…