Archive for the ‘Karmankarışık’ Category

PhotoMerge106_jpgBüyük bir tutkuyla aldığım Vespa ile bugün yollarımızı ayırmanın verdiği buruklukla anısına kısa da olsa bir yazı yazmak istedim, e ne de olsa hatırı sayılır bir beraberliğimiz oldu kendisi ile 🙂 Neden mi yollarımızı ayırma kararı aldık?  En zor kısmı da burası zaten… Bazen çok seversiniz ama size zararı olduğunu da bilirsiniz ya, işte o zaman o ayrılık, en zor ayrılıktır. İşte Vespa da benim için böyle… Hindistan maceramın ardından hayatımı riske atacak bazı şeyleri çıkarma kararı alırken bu liste içerisinde envespa4 baş maddelerden birisi olarak Vespa da yer aldı malesef… Bana göre Dünya´nın en güzel şehirlerinden biri olan İstanbul´da bile hala motorculara gereken özenin gösterilmemesi, trafikte hala ‘yokmuşuz’ gibi araba sürücülerinin araçlarını kullanması, en yakın çevremin dahi araba kullanırken bir yandan akıllı cep telefonları ile gerek sosyal medyada paylaşımlarda bulunma gerekse işle ilgili e-postalarına yanıt verme çabaları arasında bir saniyelik dikkat dağılımı sonunda kaporta olarak senin gümbürtüye gitme ihtimalinin varlığı gibi sebeplerle bu maceraya bir son verme zamanı gelmiştir dedim. Bu ayrılık haberine en çok kimin sevindiğini söylememe gerek bile yok sanırım…Tabiki sevgili annem 🙂 Hindistan´dan sağ salim döndüğümde ilk olarak ‘artık bu saçmalıklarına bir son ver’ diyen anneme en güzel yanıt ‘anne, vespa´mı satma kararı aldım’ olmuştur muhtemelen, zamanında motor çalınsa da kurtulsak diye dua ettiği için 🙂

vespa6Umarım yeni sahiplerine de bana baktığı gibi bakar ve sağlıklı günlerde güzel güzel gezerler diye dua ederek veda ettiğim Vespa´m ile özleyeceğim anları ve bazı içimde kalıp da yapamadıklarımı paylaşayım, yıllar sonra geriye dönüp okuduğumda yüzüme bir gülücük konduruveririm ben de bu vesileyle 🙂 Kim bilir belki bir gün daha iyi koşullarda yeniden kavuşurum hem de bu sefer bayan olduğum anlaşılmasın diye lacivert almak zorunda kalmak yerine gayet  ‘ben bir bayan sürücüyüm’ diye ciyak ciyak kendini gösteren kırmızı renkli bir Vespa´m olur 🙂 Şu anda aklıma gelen ve asla unutmayacağım anılar:

  • Bayan motorsiklet kullanıcılar arasında dayanışma kapsamında birbirimizi gördüğümüzde korna çalmamız, her ne kadar ilk yola çıktığım dönemlerde aynı anda iki işi yapamadığımdan sadece başımı sallayarak verdiğim selamlar ile kendimi minibüslerin önlerinde süs olarak koydukları, araç hareket ettikçe kafaları sallanan köpek süslerine benzetişim…. Sonradan kornaya geçebildim neyseki 🙂
  • Trafik tıkandığında gerek arabaların sürücülerinin bazılarından gerekse oraya buraya dalarak aslında arabaların bizlerden nefret etmesine sebep olan hareketlerle motor kullanan motokuryelerin seslenerek ‘abla, motor kullanıyorsun, aralardan kaçıversene’ ya da ‘gel abla, ben yolu açıyorum, sen de arkadan takip et’ diyalogları
  • Ay sonlarına doğru polis tarafından artan ehliyet kontrol için çevirilmelerim
  • Özellikle son 2 yıl içerisinde İstanbul´un ayrılmaz bir parçası olan ama nereden estiği anlık değişen rüzgar eşliğinde Boğaziçi köprüsünü sallana sallana, bildiğim tüm duaları okuyarak geçişlerim
  • KGS´den geçerken eldiven – KGS – cihaz üçgeni arasında gelgit yaşarken, ‘ay nolur arkama birisi gelmesin de çok bekletmeyeyim’ diyerek kendimle yaptığım iç konuşmam
  • Daha Vespa maceramın başladığı ilk dönemlerde gelen cesaretle Boğaz köprüsü üzerinde emniyet şeridinde bir halk otobüsünü geçmeye çalışmam, ve bir anlık basiret bağlanması ile benim gaza basarken otobüsün de sağa kayması sonucu köprünün ortasında durup hayatımın film şeridi gibi önümden geçtiği anda yanıma gelen motorsikletli polisin, ‘ölüyordun farkındasın değil mi, ve ölseydin bu senin suçun olurdu çünkü emniyet şeridinden gidiyordun’ demesi ile kendime gelmem, ve bir daha köprü üzerinde otobüslerin sağına soluna girmeme kararı alışım…

Bir de gelelim içimde kalıp yapamadıklarıma: vespa7

  • Topuklu ayakkabı ile bir yolculuk yapmak
  • Cici bir elbise giyerek Vespa keyfi sürmek…Malum İstanbul´da zor..
  • Biraz cesaretsizlikten mi diyelim ya da birşey olursa en azından bana olsun başkasına olmasın kaygısından mı,  arka koltukta bir yolcu almak…
  • Vespa ile bir Avrupa gezisi…

romanholidayBir sonraki Vespa maceramda bunları da yapabilmeyi ümid ederek sizleri, 1952 yılında 100,000´in üzerinde Vespa satılmasına sebep olan Audrey Hepburn ile Gregory Peck´in oyunculuğunu üstlendiği Roma Tatili´nin fragmanı ile başbaşa bırakıyorum. http://www.youtube.com/watch?v=eIFo0txAvuE

Advertisements

lotusBugün bir kez daha hayatımda olan herşey için şükrederken buldum kendimi…Bazen o kadar elimizdekilerin değerini bilmiyoruz ki… Sağlığımız yerinde, ailelerimiz ve sevdiklerimiz etrafımızda iken eften püften şeylere takılıp mutsuz olmak o kadar kolay ki… Hayatı hakikaten dalga geçer gibi yaşamak lazım belki de.. Aynı bugün ‘özel’ çocuklarla geçirdiğim bu çok özel günde izlediklerim gibi… İçinden geldiği gibi, kim ne der düşüncesi olmadan, özgürce, neşeyle, mutlulukla, mükemmel olduklarını hissederek ama bizim tabirimizle ‘özel’ olduklarını bilmeyerek hareket eden, birbirlerine söz vermek ve çekingen olan arkadaşlarının o sözü alması için cesaretlendirici tavırlarıyla dikkatimi çeken, sesinin ve dansının güzel olup olmadığı endişesinden tamamen uzakta ‘hayat bayram olsa’, ‘bu fasulya 7,5 lira’ şarkılarını hep Captureberaber söyleyen birbirinden özel 20 çocuk ile özel bir gün yaşamama vesile olduğu için öncelikle işyerim Microsoft´a teşekkür ediyorum. Gün içerisinde kendi soyutlanmış dünyamızda excel, word, sunum, toplantı, email, rakamlar ve hedefler arasında unicef1koştururken, aslında gerçek hayatta neler oluyordu? Zaman zaman varoluş sebebimi sorguladığım dönemlerden birine denk gelmesi böyle bir organizasyonun, belki de bir işaretti benim için… Her ne kadar hayatımızı sürdürebilmemiz için çalışmak zorunda kalsak da, çalışma hayatımızın yanında, böyle bir sosyal sorumluluk projesinin bir ucundan gönüllü olarak neden tutmayalım ki… Üniversiteden mezun olduktan sonra hayalim Unicef ile Somali, Hindistan gibi yerlere gidip komün hayatı yaşayıp sosyal sorumluluk kapsamında işler yapmaktı, ama ya cesaretim olmadığı için yapamadım ya da ailemden uzaklaşmak istemediğim için… Belki de illa bunun için dünyanın bir ucuna gitmeye gerek yok, burnumuzun dibinde de bizlere ihtiyacı olan o kadar çok insan var ki… Önemli olan o sürekli gönüllülüğü gösterebilmek sanırım.

Biz bugün neler mi yaptık? GEA ekibinin de desteği ile özel çocukların herbiri ile birebir ilgilenerek çikolata atölyesi çalışması yaptık. Anneler günü hediyesi olarak kalpli kurabiyeler hazırladık, paketledik, birbirimize yardım ettiğimiz için teşekkür ettik, atölye çalışmasının ardından ‘özel’ ve ‘normal’ bireyler olarak hepkalpli kur beraber şarkılar söyledik… O an ne mi gördüm…. Onların ‘özel’ halleriyle ne kadar mutlu olduklarını, gözlerinden ışık saçtıklarını ve bizlerle vakit geçirdikleri için yüzlerindeki mutlulukları…. Özellikle, bir arkadaşlarının doğumgününü, ‘iyi ki doğdun’ şarkısıyla kutladıklarında bu ‘özel’ kişinin yaşadığı saf duygusallığı gördüm…  Çok küçücük şeylerden mutlu olan ‘özel’ çocuklar mı doğru olanı yapıyor yoksa hayatımızda herşeyin olmasına ve en başta sağlığımızın yerinde olmasına rağmen en ufacık şeyleri dahi sorun yapan biz ‘normal’ insanlar mı?

geaÖzel Üsküdar Özel eğitim öğrencileri ile beraber geçirdiğimiz güne en çok desteği olan GEA, arama kurtarma çalışmalarından, birbirinden farklı sosyal kampanyalara imzasını atmış bir kurum. Bu ekibin birer parçası olmak için, 3 kriter önemli: gerçekten kalpten isteyerek gönüllü olmak, bu gönüllülüğün sürekliliği ve bireysel farkındalık. Kuruluş ile ilgili daha fazla detaylı bilgi için websitelerini ziyaret edebilirsiniz.  http://www.gea.org.tr/

Nasıl ve nereden başlarım bilemiyorum, ama bir ucundan tutma zamanı gelmiştir artık diyerek gönüllülük talebimi de iletiyorum GEA´ya. Umarım bundan sonra sizleri, azıcık da olsa katkımın olacağı projelerden haberdar edebilirim 🙂

Hepinize, hayatta her ne yapmak istiyorsanız, ama gerçekten gönülden yapmak istediğiniz her ne ise onu yapabileceğiniz güzel bir ömür diliyorum…

Büyük Kuğu olma yolunda…

Posted: September 1, 2012 in Karmankarışık

Günümüzde pek çok kişi bireysel farkındalıklarını arttırmak ve kendi içlerinde halihazırda bulundurdukları ancak yaşanan eski tecrübeler, gelenekler, kültür gibi sebeplerle ortaya çıkaramadıkları içsel sevgiyi, özgüveni, huzuru, mutluluğu bulmak ve ‘ego’larından arınmak için farklı yöntemler deniyorlar. Yoga, meditasyon, reiki, Thai Chi…Ve bunların da elbette kendi içlerinde türleri mevcut. Detaylarına girdikçe ve farklı seminerlere katıldıkça özde aynı olduğunu ancak yöntemlerin farklı olduğunu görebiliyorsunuz.  Farklı yöntemleri deneyip sizin için en uygununu bulmak en iyisi, ama onu da deneyeyim bunu da deneyeyim derken hem aklınızı çok karıştırmayın derim hem de bir tanesine fokus olup tekrarlarla fayda sağlanması çok daha mümkün.

Mayıs ayından beri benim merak sardığım alan, Yoga ve Meditasyon. O kadar çok çeşidi var ki Yoga´nın, hepsini akılda tutmak imkansız gibi, hatta bir ara  Yoga eğitmeni olsam mı diye düşünmedim değil ama bu terimleri ezberlemek o kadar zor görünüyor ki gözüme 🙂 Hala bana sorduklarında ‘ne yogası yapıyorsun’ diye, ‘hmmm’ diye kalabiliyorum, ama bu yazımdan sonra sanırım cevabını verebileceğim en azından 🙂

Evet yoga çeşitlerinin bazıları şöyle:

Ananda Yoga, Anusara Yoga, Ashtanga (Astanga) Yoga, Bikram Yoga, Hatha, Integral Yoga, Ishta, Iyengar Yoga, Jivamukti Yoga, Kali Ray TriYoga, Kripalu, Kundalini, Power Yoga, Restorative Yoga, Sivananda Yoga, Svaroopa Yoga, Viniyoga, Vinyasa, White Lotus Yoga, Orijinal Yoga.

Bu yoga çeşitlerinin içinde geçen hareketlerin isimleri de şu şekilde, kolaysa tut aklında 🙂

Balasana, Uttanasana, Dandasana, Malasana, Ustrasana vs…

Nefes mi alayım nefes mi vereyim, pozu mu yapayım yoksa bu terimleri mi aklımda tutayım, gerçekten zor iş 🙂

Yukarıda saydığım yoga çeşitlerinden denediklerim hakkında tecrcübelerimi sizlerle paylaşmak istiyorum.

Türkiye´de Bikram Yoga yapan tek yer: 40 derece Bikram Yoga. Yeri Etiler´de. Toplam 2 derse katılabildim, yeri bana ters geldiği için devam ettiremedim. 40 derece sıcaklıkta 90 dakika süren birbirini takip eden 26 yoga pozu ve 2 nefes egzersizinden oluşan bir Hatha yoga metodu. Sauna sıcağında hareket yapabilirim, ‘oh ne güzel hem yoga yaparım hem ter atarım hem toksinlerden kurtulurum hem de zayıflarım’ diyorsanız kesinlikle deneyebilirsiniz. Ama çıktığınızda üşütmemeye dikkat gösterin 🙂

http://40derecebikramyoga.com/

Denediklerim arasında Osho´nun meditasyonlarından Kundalini ve Dinamik meditasyon var. Galatasaray Basketbol A Takımı’nın eski antrenörü Koray Mincinozlu basketbol hayatının getirdiği stres ve yorgunluktan kaçmak için meditasyona başvurmuş 1981 yılında. Taksim´de yer alan Bilgi Paylaşım Derneği´nde dönem dönem dersleri oluyor, aşağıdaki websitesinden programı takip edebilirsiniz. Buradaki meditasyonlardan çıktığımda oldukça yorgun hissetmiştim kendimi, evde de pek yapılacak türden değil gibi, meditasyonun bazı bölümlerinde yüksek sesle kahkaha atma, bağırma, çağırma, dilersen küfretme 🙂 var. Eğer evde tek başınıza yaşıyorsanız, komşularınızın sizin hakkınızda delirdiğinizden şüphelenmesini istemiyorsanız evde denemeyin derim 🙂 Ama dernekte derse bir kere katılmak ilginç bir tecrübe olabilir.

http://www.bilgipaylasim.org/

Ve tüm bunların sonrasında kendime daha uygun olan bir yoga merkezini bulabildim. Orijinal yoga sistemini uygulan Yoga Academy. Bayram tatilinde Kapadokya´da yaptıkları 4 günlük yoga kamplarına katıldım. O ana kadar Yoga Academy´nin yabancı bir firma olduğunu ve Türkiye´de de şubeleri olduğunu düşünüyordum ki kurucusunun Akif Manaf olduğunu öğrendim. Biraz internette araştırınca 5 yaşında yoga ile tanıştığını öğrendim. O zamanlarda daha kimse yoga´nın y´sini bilmezken yoga ile tanışması oldukça ilginç aslında. Çakra derslerinde özellikle Yoga Academy logolu ürünlerin tanııtımı esnasında her ne kadar kendisine çok kanım kaynamasa da – biraz ticari amaç güdülerek bu ürünlerin tanıtımının yapıldığını ve bu davranışların spiritüellikten uzak olduğunu düşündüğümden sanırım – kendisi ile yapılan söyleşi sırasında aslında oldukça sıcakkanlı ve pek çok konuyu aşmış birisi olduğunu gözlemlediğimi söyleyebilirim. 2009 yılında 2 ayrı sözcüğün birleşiminden oluşan ve Büyük Kuğu anlamına gelen Paramahamsa unvanı ile onurlandırılmış Akif Manaf. Kuğu su ile karışıtırırken sütü sudan ayırabilir. İşte Paramahamsa olan kişi de madde nerede biter ve ruh nerede başlar ayrımı konusundaki gizemi çözmüş olandır. Ucundan da olsa ‘Paramahamsa olma’ yolunda ilerlerken Yoga kampı´nda günüm nasıl mı geçti? Sabah 7´de güneş enerjisi ile bağlantı ile başlayan ders, Akif hoca´nın çakra dersi, ardından nefes teknikleri dersi, sonrasında zayıflamak için yoga, bir çakra dersi daha, akşam yemeği ve gece 11´de ay enerjisi ile bağlantı dersinin ardından haliniz kaldıysa odanıza kadar yürüyüp uyuma imkanı var J Yoga Academy´nin kamplarını websitesinden de takip edebilirsiniz, aylık olarak kamplar düzenlemeye devam ediyorlar. Bunlardan birine katılmanızı tavsiye ederim, kesinlikle enteresan bir tecrübe…

http://www.yogaakademisi.com/

Yoga´nın faydalarına da gelecek olursak metabolizmayı hızlandırıyor, mesela bundan sonra eğer üşenmezsem erken kalkıp güneş enerjisi ile bağlantı (surya namaskara) hareketlerini yapmaya çalışacağım, böylelikle güne ‘hızlı’ çalışan bir metabolizma ile başlamak mümkün.  Yoganın faydaları elbette bununla sınırlı değil, pek çok faydasını düzenli yaptıkça görebiliyorsunuz.. İlla ‘ruh’ olduğunuza inanmak zorunda da değilsiniz, yoga ile zayıflamak da mümkün sinir sistemini güçlendirmek de…

Söyleşide aldığım bir notu paylaşıyorum. ‘Vermeden alamazsın. Evrenin yasası budur. En basit örnek solunum sistemi. Nefes vermeden nefes alamazsınız. Yani fedakarlık gelişimin kaçınılmaz bir unsurudur.

Hepinize içinde bulunduğunuz anda her ne koşullar içerisinde olursanız olsun, her daim mutlu ve huzurlu olmanızı diliyorum…

‘Karmakarışık’ klasörüme bir ekleme yapma zamanı geldi sanırım, blogumun konseptine aykırı da olsa biraz da ilişkiler ve arkadaşlıklar üzerine yazmayı deneyelim, belki bu yazılardan bir tanesi ‘kadın’ dergilerinden birine malzeme olur bir gün…

Bazen acaba Ortaçağ´da yaşasam benim ruhuma daha uygun olur muydu diye düşünüyorum, benim gibi düşünen eminim pek çok kişi de vardır yeryüzünde… Arkadaşlıkların tamamiyle yüzeysel olduğu, bir sorun olduğunda o sorunu çözmek yerine, günümüzün klişe lafı ‘akışına bırakmak’ ile olayın ‘akışa bırakılması’, ve eğer Ortaçağ kafasındaysan da neden arkadaşlığınızın bozulduğunu anlamaya çalışma dürtüsü ile olayın üstüne gitme ve Ortaçağ kafasında olmayan karşı tarafın arkadaşlığa değer vermemesi ve ardından şikayet edilmek üzere tehditlerle sonuçlanan arkadaşlıklar, erkek – kadın ilişkilerinde ‘ben ilgi gösteren birisi değilim, hiç de öyle olmadım’ bahanesine sığınarak karşı tarafı azla yetinmeye ikna etmeye çalışanlar, günümüz ilişkileri ve arkadaşlıkları işte bu safhada… Gerçekten ‘gerçek’ dostlukları ve sokakta elele dolaşan sevgilileri bazen kıskanmıyor değilim, umarım her anlarının kıymetini bilerek yaşıyorlardır…Çünkü her birimizin hayatı pamuk ipliğine bağlı. Geçen yıl sağlıklı olduğunu bildiğim iki kişiden birinin yatalak durumda olduğunu ve midesinden beslendiğini, diğerinin de kansere yakalandığını bugün öğrendiğimde bir kez daha hayatın ne kadar kısa ve değerli olduğunu anladım. Bunlar bir yandan olurken bir yandan da insanlar ne arkadaşlıklarının değerini biliyorlar, kazanmak, arkadaşlığı ve ilişkiyi kurtarmak yerine kaybetmeyi tercih edebiliyorlar. Ya ben ve ben gibiler, yanlış kafadayız, arkadaşlıklara ve ilişkilere gereğinden çok değer veriyoruz, ya da arkadaşlıklar ve ilişkiler bir ömre sahip ve zamanlarını doldurunca bitmeye mahkumlar, ya da  bizler ortaçağ´da kalmışız ve günümüze ayak uyduramıyoruz, bu nedenle de sürekli kırılmaya mahkumuz…

İnsan ilişkileri konusunda bir anlamda çok iyi olmayı başaran ancak ilişkiler ve arkadaşlıklar konusunda da çoğunlukla yanılan bir kişi olarak, herkese yaşadıkları anın değerini bilen, bir pürüz olduğunda kaybetmek için değil de kazanmak için çaba sarfeden, ‘ben zaten ilgi gösteren biri hiç olmadım’ demeyen  dostlar ve sevgililer diliyorum.

Terapi saati…

Posted: August 5, 2011 in Karmankarışık

Geçenlerde bir arkadaşım blogunda benden ve 2 ortak arkadaşımızdan bahsetmiş, sadece ilgili yazıyı paylaştı bizimle. Bloglarımızın okuyucu kitlesini artırmaya yönelik olarak kendi sayfalarımızda birbirimizin bloglarına link verelim diye öneride bulundum. Link paylaşmak ne kelime, blogunun diğer yazılarını görmeye bile iznimiz yok, arkasında yatan neden ise bloguna aslında ‘beynini yazıyor olması’ idi. İlk önce garip gelse de aslında haklıydı da…Benim yazdıklarım sadece gezi, trekking, yemek konularından ibaretti…Arada kendimden kattıklarım olsa da  süzgeçten geçen şeyler oluyor mutlaka. Beynimi ben de buraya yazmak ister miydim? Evet isterdim ama sanırım onun gibi ben de  sadece kendime saklardım tüm düşüncelerimi, gel-gitlerimi, ve blog yazmak yerine kendimce bir yerlerde birşeyler karalardım. Gerçi bazen günlük  gel-gitlerimi facebook duvarımda terapi usulü paylaşıyorum ama orası ayrı elbette 🙂

Kendime saklardım dedim demesine ama nedense bugün içimdekileri dökesim var..Nereden başlasam nasıl yazsam bilemiyorum, bu nedenle biraz karmaşık  bir yazı olacak gibi görünüyor.

21 Eylül´ün çok yakınımda olması, günlerin haftaların ışık hızıyla sanki birileri kovalarmışcasına hızlı geçmesi,  35 yaş…. ‘yolun  yarısı’ denilen meşhur 35 yaşımdan günleri alıyor olacağım gerçeğinin  gittikçe yaklaşıyor olması…Bununla beraber etrafımda olan herkesin de benimle  beraber yaşlandığı acı gereğinin her gün yüzüme vurması… Her gece yatarken ya  da günün ortasında şöyle bir durum imgeliyor oluşum ve mutsuzluğa çekilişim – telefon çalıyor, karşı taraftan bir ses  ailemden birisine birşey olduğunu söylüyor ve ben nefessiz kalıyorum – bu tür  imgelemeleri son zamanlarda çok sık yaşayışım, ve elimde olmayan,  hiçbir şekilde etkimin olmayacağı konularda  daha olmamışken onu olmuşcasına yaşıyor oluşum…. Her ne kadar beynime bunun gerçek olmadığını söylesem de neden ısrarla üzülmem için böyle oyunlar yapar  konusunu anlamayışım..Etrafta ne sorunlar yaşadığını duyduğum ailelerin yanında her zaman
gurur duyduğum ve sorunlardan uzakta olduğuna inandığım yapı içerisinde Yaman´ımı göremeyecek kadar uzak kalışım, doğumgününde dahi sesini duyamayışım ve koskoca  bir ay daha göremeceyecek oluşum, yıllar sonra ‘hala, sen Esin´i hep sirke götürdün, dışarıya gezmeye gittin, geceleri onunla uyudun, peki biz neden  bunları yapmadık?’ dediğini hayal edişim –  bu yazımı gösteririm kanıt olarak, bunların hepsini seninle de yapmak isterdim, ama yapamadık çünkü…….’ -, hiçbir sorunu yokken bir anda hiç suçu olmadan ortaya çıkan her ne ise atlatman hatta bunların seni daha da güçlendirmesi için  dua edişim ve halanı asla unutmaman ve bir şekilde beni hissediyor olman uzakta  da olsan yakınımda da olsan…

Tüm bunların yanı sıra işyerindeki belirsizlikler, çok yoğun oluşum,  yıllardır sürekli bir yerlerinden kaçırdığım kariyerimi bir ucundan tekrar  yakalamaya çabalayışım, bunu yaparken hayatımın önümden daha da hızlı geçmesi, başka hiçbirşeye, en zevk aldığım şeylere dahi vakit ayıramadan zamanımın
exceller, toplantılar  ve heryerde karşına  çıkabilecek ve tadını kaçırabilecek durumlarla kendimi yormakla geçiyor olmasının farkındalığı ama bir yandan da tam birşeylere bu kadar yakınken vazgeçmeyecek oluşum….

Hayatı kaçırmak ne demek acaba…. Burası çok karışık işte..Umarım herşey doğru zamanda doğru yerde doğru şekilde karşımıza çıkar, ve verilen fedakarlıklar karşılığını bulur ve umarım kimse hayatın ucunu kaçırmadan yaşamını sürer….

Blogumun, benimle ilgili tek yazısı mı olur yoksa arada gene içimi döker miyim bilmiyorum ama okuyabildiyseniz ve umarım ‘ne sorunları olanlar  var, bunlar da sorun mu, kendine sorun yaratma, durumuna şükret’ demediyseniz şimdiden teşekkür ederim… Elbette her güne yeniden sağlıklı bir şekilde başlayabildiğim için şükrediyorum… Hepimiz için duam, hayatı birşeyler uğruna ucunu kaçırmadan yaşayalım. Ucunu kaçırıyorsak da hemen farkına varalım ve  yolumuza devam edelim… İşaretlere sesleniyorum: lütfen farkedilecek şekilde yolumuza çıkın……