dsc_0556Ocak ayında planını yapmış olduğumuz seyahatimizin Atina etabını bir önceki yazımda paylaşmıştım ve şimdi geldi sıra, tüm yaz boyunca masmavi, berrak sularda çekilen fotoğraflara ağzımız sulanarak bakarken kendimizi o güzel derinliklere bırakacağımız ana…Milos Adası´nın güzelliklerine…

Önce nasıl gidilir”´den bahsedeyim; İstanbul´dan Atina´ya ulaştıktan sonra, ya feribot ile ya da uçak ile adaya ulaşımınızı sağlayabilirsiniz. İlk planımız feribot ile gidip, uçak ile dönmek yönündeydi, bu şekilde de biletlerimizi Ocak ayında organize etmiştik, ancak seyahatimize yaklaşık 2 hafta kala feribot seferinin iptaline ilişkin bilgilendirildik, alternatif olan seferlerin de hem Ocak ayında aldığımız fiyattan, hem de o gün itibariyle mevcut olan uçak biletlerinden daha yüksek olması sebebiyle, iptalini yaptırıp gidişimizi de uçak ile yapmak durumunda kaldık. Ama “her işte bir hayır vardır” diyerek yolumuza devam ettik elbette 🙂

20160913_060358571_iosvsOlympic Air ile yaptığımız 45 dakikalık bir uçuşun ardından miniminnacık bir havaalanına varıyoruz, pervaneli uçağımızın önünde fotoğraf çekilmeyi de es geçmeyerek tabi 🙂 Bavulumuzu teslim aldıktan sonra merkeze ulaşım için otobüs saatlerine baktığımızda daha çok zamanın olduğunu görünce burada vakit kaybetmeden, taksi ile ulaşımı tercih ediyoruz 2 yolcu ile aracı paylaşarak… İki kişi toplam 12 euro ödeyerek otelimizin olduğu liman bölgesi Adamas´a 10 dakika içerisinde ulaşmış oluyoruz. Ocak ayında planı yaptığımızda feribot ile gideceğimizi düşünerek feribota mesafe olarak yakın Lagada Beach Hotel´i seçmiştik, “nerede kalınır” ile ilgili olarak, feribot ile gitmeyi tercih etseniz de etmeseniz de, bu oteli hem konumu hem de denize plajı olması açısından kesinlikle tavsiye ederiz.

Son zamanlarda eminim sizin çevrenizde de Yunan Adaları´nda tatil çok kez gündeme gelmiştir gerek gidilen mekanlardaki servisin özeni,dsc_0309 gerek yemeklerin lezzeti, gerekse ulaşımın kolaylığı gibi pek çok açıdan… Her ne kadar Halkidiki, Patmos, Girit, Sakız ve birkaçı daha en çok bahsi geçenler arasında olsa da, eğer çok Türk ile de karşılaşmayayım diyenlerdenseniz, işte size bir cennet 🙂 Milos Adası; dünya turizmi için tanınmış adalar olan Mikanos ve Santorini´nin de içinde yer aldığı Kiklad Adaları´ndan biri. Yanardağ kökenli bir ada olması sebebiyle kıyılarında beyaz ve sarı rengin hakim olduğu plajlardan, beyaz, kırmızı, sarı veya siyah kayalarla çevrili çakıltaşlı koylara kadar çeşitliliği görmek mümkün.

Ada´da “neler yapılır”  kısmına gelelim şimdi… Toplam 5 gün ayırmıştık ada gezimize, hem yüzmeye, hem yemeye, hem de etrafı keşfe yeterli zamanımız olsun diye… İlk günümüz için normalde otelin plajında vaktimizi geçirip, yayma planımız varken, havanın çok rüzgarlı olması sebebiyle, önce bir denize dalıp hasret giderdikten sonra etrafı keşfe başlayalım dedik. Ada´da pek çok yere otobüs ile ulaşım mevcut ancak gitmeden önce hazırladığımız “görülecek yerler” listemizin hepsine otobüs ile ulaşımın olmadığı,  ya taksi ya da kiralık araç ile ulaşılabileceği konusunda bilgilendirdi bizi otel´in resepsiyonisti…

Cafe, restoran, hediyelik eşya dükkanları ve tekne turu organize eden acentelerle dolu Adamas´da küçük bir tur yaptıktan sonra, Milos´da günbatımının en güzel izleneceği noktaya gidelim dedik, hazır oraya otobüs ile ulaşım varken. Plaka, deniz seviyesinden 220 metre yükseklikte, bir tepenin üzerinde, Milos Adası´nın en önemli yerleşkesi. Trip Advisor gibi pek çok yerde bahsi geçen ve günbatımının en güzel izlendiği konusunda önerilen dsc_0233dsc_0225Utopia Cafe´yi ararken, birden önümüze çıkıverdi, öyle doğru bir zamanda gelmişiz ki, saat 18:00´de servis vermeye başlayan cafe, kapılarını açıyordu. Biz de en önden bir masaya yerleşiverdik, bir yandan da keşif için bizi bekleyen Plaka´nın sokaklarında aklım kalmıyor değildi… Seçim yapmak zorundaydık, koştura koştura gezmektense, ilk akşamımız için günbatımını izlemekten yana oyumuzu kullandık, yeniden Plaka´ya gelmek konusunda da hemfikir olarak. O yüzden size tavsiyem, eğer gün kısıtınız da var ise, Plaka´ya en geç 16:00 gibi ulaşıp, hem size ilginç dsc_0437sürprizler sunabilecek sokakların arasında gezinebilir, hem tepedeki kaleye tırmanabilir, gerek buradan ya da Utopia Cafe´den günbatımını izleyebilir, hem de akşam yemeği için çokdsc_0219 şeker bir aile işletmesi olan Archontoula Restoranı´nda güzel müziğin eşliğinde akşam yemeğinizi yiyebilirsiniz. Çok güzel bir “öğleden sonra” programı olacağından emin olabilirsiniz 🙂 Plaka ile ilgili küçük bir ek; Eylül ayı gibi gitme planınız var ise, mutlaka yanınıza uzun kollu bir şeyler alın ki, üşüme hissi, o anın tadını çıkarmanın önüne geçemesin… Plaka´dan 20:50 otobüsü ile yeniden Adamas´a geri döndük, adada hiçbir yeri kaçırmak istemediğimizden araç kiralama acentelerinden birine daldık. Motorsiklet, ATV, UTV ya da araba içinden, her ne kadar çarpışan arabadaymışsın hissi verse de 20160914_112311121_iosUTV ya da nam-ı diğer buggy kiralamaya karar verdik. Eğer 2 kişi iseniz, ada içinde en keyifli ulaşım yollarından biri olarak, kesinlikle tavsiye ederiz, yokuş çıkarken biraz zorlansa da, kullandığımız gün boyunca çok memnun olduk performansından…Buggy´i de kiraladıktan sonra ertesi günkü planımız için hazırdık. Ada´nın kuzey kıyısında bulunan Firopotamos, Mantrakia, Sarakiniko, Papafragas,  Pollonia, Klima ve yine yeniden Plaka rotamızda olan yerlerdi. Firopotamos, Mantrakia ve Sarakiniko ile ilgili ne yazsam az, bu yüzden sözü fotoğraflara bırakıyorum 🙂 Ada´nın bu sahil kasabalarını gezecek fotoğraf meraklılarına tavsiyem, sabah saatleri, güneş ışığını yakalamak için uygun saatler, aklınızda bulunsun 🙂 Biz şansa doğru zamanda gittik, en azından bu yazıyı okuyanlara küçük bir katkımız olsun, değil mi? 🙂

This slideshow requires JavaScript.

Papafragas, çok da ilgimizi çekmedi, ama listemizde olduğu için kısaca bir uğradık, ama gitmezseniz de bir şey kaybetmezsiniz diyebileceğimiz bir yer… Pollonia ise uzun plaja sahip, yemek konusunda pek çok alternatif restoran içeren bir sahil kasabası. Pollonia´yı gezdikten sonra istikamet, doğğğğruuuu, fotoğraflarda görüp bayıldığımız ve aynılarından çekmeyi iple beklediğim Klima´ya… 🙂 Bu noktada da yine sözü fotoğraflara bırakacağım, en güzel onlar anlatıyor bu güzel renkleri çünkü 🙂 Fotoğraf meraklılarına bir tüyo vermeden de geçemeyeceğim, akşamüzeri saatleri, ziyaret ve fotoğraf için en güzel saatler, aklınızda bulunsun 🙂

This slideshow requires JavaScript.

Güzel yerler görmenin mutluluğu ve sarhoşluğu ile Adamas´a geri dönüyoruz…Ertesi gün yapacağımız tekne turu ile ilgili olarak acenteler arasında gidip geliyoruz ve en son bir karara varıyoruz ki, size de kesinlikle tavsiyemiz olur eğer sizin için de önemli kriterler hem Kleftiko´yu görmek hem de çok da fazla karada vakit kaybetmeden Ege sularındadsc_0522 bolca yüzmek ise. Tahmin edeceğiniz üzere, farklı özelliklerde tekneler, farklı rotalar ve farklı fiyatlandırmalar mevcut. İçlerinden en uygunu olarak gördüğümüz, Milos Travel´ın turlarından biri oldu. Adanın tüm çevresini görme ve 4-5 faklı noktada yüzme imkanı sunan “Around Milos Cruise” ile adanın hemen yakınında bulunan Kimolos Adası´nı da ziyaret etme şansı bulabiliyorsunuz… Yeniden buggy kiralamamız gerekir mi diye de bakıyoruz tüm geçtiğimiz koylara, adanın güney kıyısında bulunan Provatas, Firiplaka, Tsigrado ve Paleochori´ye karadan gitmeyi planlıyorduk çünkü. Tekne turu sayesinde hem bir önceki gün karadan gitmiş olduğumuz Sarakiniko ile Klima´yı denizden izleme ve fotoğraflama şansı buluyoruz, hem de Papafragas´ın karşı hizasında bulunan volkanik oluşum kaya Glaronissa´yı görüyoruz. Tekne ile tam turun faydalarından bir diğeri de, dsc_0542Tsigrado´ya karadan varıldığında plaja, çok dar bir yerden ip yardımıyla ve ardından da ahşap merdiven kullanarak inilebiliyorken, denizden yüzerek plaja çıkması pek kolay 🙂 Ya karadan, ya denizden bu plajı kesinlikle kaçırmamalısınız!!! Tsigrado´dan sonra en bayıldığımız plaj ise Paleochori oldu, görür görmez dedik ki bir günümüzü buraya ayırmalıyız… Böylelikle ertesi gün için de planımız belli olmuştu, hazır Adamas´dan otobüs ile ulaşım da varken… Paleochori plajı´na kesinlikle bir tam gün ayırmanızı tavsiye ederiz, ancak bir not ekleyeyim, duş yok çoğu plajda, tuzlu kalmaya değiyor ama benden söylemesi 🙂 Aqua Locca´da iki şezlong ve bir şemsiye için 6 euro ödeyerek, tüm günümüzü pembemsi kayalarla süslenmiş, masmavi sularda yüzerek geçiriyoruz…

This slideshow requires JavaScript.

Evet gelelim şimdi de “nerede ne yenir, ne içilir”  ile ilgili önerilerimize:

20160914_054959343_iosAdamas´da Artemis Pastanesi´nde taze sıkılmış portakal suyu ile peynirli börek; 20160913_112007944_iosTa Pitsounakia Restaurant´da musakka; Marianna Restaurant´da buharda pişmiş midye ve ızgara kalamar; Paradosiaka Pastanesi´nde evyapımı olarak hazırladıkları minik dondurma çubukları; Yankos ‘da pita souvlaki; Mikro Bar´da mojito….

Adamas´ın lezzetlerine çok önemli bir ek… O!hamos! Restaurant hakkında pek çok yerde öneri yazısı okuyabilir ya da size tavsiye edilen restoranlar 20160916_175422980_iosarasında halk esnafından duyabilirsiniz. 15 dakikalık bir yürüme mesafesinde olan bu restoranda maalesef rezervasyon kabul etmiyorlar, kapıda kuyruk beklemek durumunda kalabilirsiniz, ama pesetmeyin, mutlaka gidin 🙂 Porsiyonlar çok büyük, sipariş ederken aman dikkat 🙂

Plaka´da Utopia Cafe´de günbatımı eşliğinde coufeto isimli tatlı; Palaios pastanesi´nin, 20160913_152456625_ioszaten içeriye girdiğinizde endamı ile hemen dikkatinizi çekecek milföy pastası; Archontoula Restoranı´nda safran soslu midye…

mussel-plakaSarakiniko´ya vardığınızda travertenlere inmeden önce Kantina isimli karavan cafe´den espresso freddo ile cappuccino freddo -bizce Atina ve Milos gezisi boyunca içtiğimiz en emek sarfedilmiş ve en leziz freddolardı 🙂 -…

Pollonia´da sahilde bulunan Gialos Restaurant´da taze patates ile hazırladıkları domates 20160915_115223513_iossoslu patates kızartması ve Yunan usulü hazırladıkları spagetti…

Kimolos Adası´nda Raventi Cafe´de oturup espresso freddo eşliğinde çikolatalı tart….

Benden şimdilik bu kadar, özetle; Milos Adası´nın güzellikleri kesinlikle görülmeye değer, yazım da size ilham verdiyse ne mutlu bana diyerek, bir sonraki yazıma kadar hoşçakalın diyorum 🙂

apps-27147-9007199266378940-73057817-4075-4e15-bb91-732eee484936Ocak ayında plan yapmıştık… O günden beri de gün sayıyorduk tatilimiz için bir yandan da son dakika aksilikleri olmasın diye dua ederek… Ve çok şükür o an gelip çatmıştı işte, sonunda o tatile gidebiliyorduk… Ne çabuk geçmişti zaman ve ne çabuk da geçmişti o tatlı tatil ki şu anda bu satırları yazabiliyordum… Ama her sonun bir başlangıcı vardır ya da bir şey son bulmalı ki yenilerine yol açılsın diyerek motivasyonumuzu yüksek tutup işimize dönüyoruz. Hem böyle tatiller daha değerli, daha kıymetli ki 🙂 Züğürt tesellisi işte 🙂 Neyse artık o tatilin güzel anlarına geri döneyim de hem o günleri yeniden yadedeyim, hem de yakın zamanda ya da bir sonraki tatilini Atina ve Milos Adası´na yapacak olanlara küçük de olsa rehberlik edebileyim 🙂

İstanbul´dan Atina´ya gidecek olan uçağımız sabah 06:55´de hareket edecekti. OHAL nedeniyle de normal koşullarda olmamız gerekenden daha da önce orada olmak istiyorduk, denklemde ben vardım ve daha önceki seyahatlerimde türlü türlü aksilik yaşayan biri olarak :), bu sefer risk almadan, OHAL durumunda istenen tüm belgeleri de yanımızda hazır ederek havalimanına vardık. Bu arada küçük bir not eklemek istiyorum; sabah çok erken uçuşu olanlar var ise gece seferi yapan 34G no´lu metrobüs her 10 dakikada bir servis veriyor, Şirinevler durağında indikten sonra da taksiye atlayarak havaalanına hem ekonomik hem de hızlı bir ulaşım sağlayabiliyorsunuz. Gece seferi yapan bu metrobüsten anca gecenin bir vakti taksi haricinde havaalanına nasıl ulaşağımızı araştırırken haberimiz oldu, o yüzden bu bilgiyi de arada paylaşayım dedim 🙂

Beklediğimizden daha da kısa bir süre içerisinde, çok da uzun kuyruklara maruz kalmadan büyük bir çoğunluğu Asyalı turistlerle dolu olan uçağımıza yerleştik. Yaklaşık 1 saat 10 dakika süren uçuşun ardından Atina´ya vardık, pasaport kontrol ve bagaj işlemlerimizin akabinde hemen metro tabelasını takip ettik. Omonia bölgesinde kalan otelimize gitmek için 2 aktarma yapmamız gerektiğinden kişi başı tek gidiş 9 euro ödeyerek metro biletlerimizi aldık. O an siz de “Atina´da gezmek için acaba günlük bilet alsam mı?” diye düşünebilirsiniz, biz bir an tereddütte kaldık ama yine de günlük bilet almadık ve iyi ki de almamışız… Atina´da her yeri yürüyerek rahatlıkla gezebilirsiniz, aklınızda bulunsun, o an siz de bir gelgit yaşarsanız diye paylaşayım istedim 🙂

Konaklama için seçtiğimiz Best Western My Athens, eğer öyle lüks aramıyorsanız, gün içinde de otelde çok zaman harcamayacaksanız ve önemli olan merkezi olması diyorsanız, memnun kalacağınızdan emin olabilirsiniz. Otelimize hızlıca yerleşip vakit kaybetmeden sokaklara atıyoruz kendimizi, ne de olsa topu topu 2 günümüz var, çok dikkatlice kullanmamız lazım o değerli saatleri 🙂

Karnımız çok aç, ve dükkanın camekanında sergilenen ürünleri görünce hemen dalıyoruz içeriye, e önce bir enerji 20160911_092708010_iostoplamak lazım tabi 🙂 Omonia bölgesinde yer alan Attika pastanesi´nin peynirli ve ıspanaklı böreklerinden mutlaka tatmalısınız. Şehrin farklı yerlerinde de şubeleri mevcut, link üzerinden pastanenin websitesine gözatmanızı tavsiye ederiz, ama olacaklardan mesul değiliz…:) Bu yolculuğu planladığımızdan beri bize bahsedilen espresso freddo ve cappuccino freddo´yu da burada ilk kez deneyimleme şansı bulduk, işimiz gereği yani zevkten değil kesinlikle 🙂 🙂 Hem gözümüzü hem de karnımızı doyurduktan sonra başladık keşfimize… Yalnız baştan söyleyeyim, Akropolis haricinde gittiğimiz her yer ağırlıklı olarak yeme-içme mekanları ile dolu, dolayısıyla Atina gezi yazımız biraz kalorili olacak, şimdiden affınıza sığınıyorum 🙂

Alışveriş mağazalarını birarada barındıran ve sokak sanatçılarının performans sergilediği Ermou caddesi´nden başlıyoruz yürümeye, Parlamento Binası´nın bulunduğu Syntagma meydanı´na ulaşıyoruz. Eskiden kraliyet sarayı olan Parlamento Binası´nı koruyan askerlerin nöbet değişimi her saat başı gerçekleşiyormuş, biz maalesef hiçbirine denk gelemedik, ama sizin aklınızda olsun, izlemeye değermiş 🙂 20160911_102517061_iosErmou caddesi´nin paralelinde bulunan ve cafe/restoranlar ile dolu olan Mitropoleos caddesi´nden geri dönerken zemini pırıl pırıl parlayan Metropolis Atina Katedrali´nin20160911_105649171_ios önüne çıkıyoruz. Katedralin ardından Mnisikleous sokağı´na dalıyoruz ve bizi Taksim´de bulunan  Cezayir sokağını andıran bir yer karşılıyor. Cafe´lerin hepsi dolu, zar zor bir boş masa yakalıyoruz ve hemen Yunan kahvemizi sipariş ediyoruz. Türk kahvesine oranla rengi daha açık ve daha hafif bir tada sahip olan kahvemizi yudumlarken de haritayı inceliyoruz Akropolis´e hangi yoldan çıkacağımızı belirlemek için… Atina´nın üzerinde yüksek bir kayalık bölgenin üzerinde bulunan ve dsc_0138antik yapı kalıntılarını içeren Akropolis´e girmek için önce bilet gişesinden kişi başı 20 euro olan biletlerimizi alıyoruz. Burada iki not eklemek istiyorum: ilki, zemin çok kaygan, her yerde bu konu ile ilgili ikaz tabelası da mevcut ama aklınızda olsun, mutlaka sağlam basın :); ikincisi ise, girmeden önce içecek bir şey alıp hem içerim hem gezerim demeyin, su haricinde başka sıvı kesinlikle kabul etmiyorlar, bu da ayrıca aklınızda olsun, bizim gibi koştura koştura içmek zorunda kalmayın buzlu içeceğinizi 🙂

dsc_0096Atina´nın sembolü olan ve M.Ö. 5.yüzyıldan günümüze kadar gelen Akropolis toprakları üzerinde yürümek ve o havayı solumak çok keyifli, hele bir de bu bölgeyi bir arkeolog ile gezmek daha da keyifli 🙂 Yol boyunca karşılaştığımız heykellerin ya da antik kalıntıların büyük bir çoğunluğu bana hiçbir şey ifade etmezken, yanımda ne olduklarını bilen ve her birine ait mitolojik hikayeler anlatan kocacığım sayesinde gördüklerim daha anlamlı oldular 🙂 O hikayelerden de bir iki tane yazımda bahsedeceğim balık hafızalı biri olarak hazır unutmadan…Neyse yolumuza devam edeyim şimdi 🙂

Dioskuron sokağı´nda bulunan Dioskouroi isimli restoran, oldukça derme çatma bir yer, ama yoğunluktan yerdsc_0100 bulabilirseniz şanslısınız demektir, özellikle Yunan mezeleri ile önerilen restoranlardan biri olan bu mekanda saganaki ve ahtapot salatası yemeden ayrılmayın… Burada bira eşliğinde meze ile karnımızı doyurduktan sonra sokaktan aşağıya saldık ve kendimizi doğru Monastiraki meydanında bulduk. Adrianou sokağı oldukça keyifli, Akropolis manzaralı, birbirinden farklı tatlı cafelerle dolu. Sokağın sonuna vardığınızda Thissio bölgesine varmış oluyorsunuz, hediyelik eşyalar ile 2.el ürünlerin de satıldığı Apostolou Pavlou sokağı´nda yürürken Akropolis de sizi tepeden izlemeye devam ediyor. Bu yol sizi ayrıca Yunanistan´ın Roma İmparatorluğu´ndaki dönemini simgeleyedsc_0108n anıtın yer aldığı Filopappos Tepesi´ne kadar da götürüyor. Evet şimdi sıra geldi ilk hikayeye… Sokak satıcılarının tezgahlarında en çok göreceğiniz hediyelik eşya, Pisagor´un Adalet Kupası… Peki neymiş bunun özelliği, biliyor muydunuz? Yunan filozof ve matematikçi olan Pisagor, 2500 yıl önce ters çan şeklinde, altında bir delik olan, sınırları aşmadığınız sürece dökülmeyen bir kupa icat etmiş, ancak “daha fazla, daha fazla” olsun diye doldurmaya devam ettiğinizde hepsinden olabiliyorsunuz. Kimse elbette elindekini kaybetmekle sınanmasın bu hayatta sırf daha fazla arzuluyor diye, ama verdiği mesaj muhteşem değil mi?

Tezgahlardaki ürünlere baka baka geri döndüğümüz Apostolou Pavlou sokağı´ndan Iraklidon sokağı´na dalıyoruz, üzerinde ray yolunun bulunduğu, sağlı sollu şirin cafeler ve terasları ağaçlar ile yeşillendirilmiş, kiremitleri dsc_0191lotus palmet ile süslendirilmiş evler ile dolu bir sokak daha… Thissio bölgesi´nde ara sokaklarda biraz daha dolandıktan sonra grafitiseverler için görsel şölen sunan Psyri bölgesi´ne geçiyoruz. Bize Karaköy´ü anımsatan bu bölgede de pek çok mekan mevcut, akşamları daha hareketli olan mahalleyi gezmenizi ve özellikle Iroon Meydanı´nı mutlaka görmenizi tavsiye ediyoruz. Bize Bodrum çarşı sokağını anımsatan, incik, boncuk ve kıyafetlerin satıldığı tezgahlarla dolu pazarı olan Monastiraki bölgesi`ndeki Pandrossou sokağı oldukça keyifli… Gezmekten dsc_0110yoruldunuz ve karnınız acıktı ise, Plaka´da bulunan Lysikrates Anıtı manzarası eşliğinde keyifle yemek yiyebileceğiniz bir mekan önerisi ile geleyim o zaman 🙂 Loş ışıklar altında güzel bir atmosfer ile uzo keyfi eşlğinde leziz bir yemek keyfi sunan Diogenes Taverna kesinlikle denemeye değer…. Atina´daki ilk günümüzü sonlandırırken bu hikayeyi anlatmadan geçemeyeceğim…Atina´nın adının nereden geldiğini biliyor muydunuz? Açıkçası ben bilmiyordum,  bu bilgiyi de sizlerle paylaşmasam dsc_0046olmazdı 🙂 Efsaneye göre, savaş ve bilgelik tanrıçası Athena ile denizlerin tanrısı Poseidon´u dahil eden bir yarışma yapılmış, her kim bu yarışmayı kazanırsa, Atina, ona ithafen kurulacak bir şehir olacakmış. Şehre en faydalı olacak şeyi yapan da şehrin sahibi olacakmış. Yarışma günü geldiğinde ilk olarak Poseidon ortaya çıkmış ve mızrağıyla Akropolis´in kayalıklarına vurmasıyla kayalıklardan tuzlu su fışkırmaya başlamış. Bunun üzerine de Athena gelmiş, o da kayalıklara vurmuş ve kayalıkların arasında bir zeytin ağacı büyümüş. Bunun üzerine de halk zeytin ağacını daha faydalı bulmuş ve şehir Athena´ya verilmiş…

Atina´da ilk gün de tabanvay, bol fotoğraflı, bol tarihli, bol ara sokaklara dalmalı ve oldukça keyifli bir şekilde bitivermiş..

20160912_072041724_iosAtina´da 2. günümüz için tek planımız var o da, çok koşturmadan, her anın keyfini çıkartarak sokakları arşınlamak, görmediğimiz yerlere doğru yolalmak… Önce sırada güzel bir kahvaltı var elbette 🙂 Omonia´da bulunan Horiatiko pastanesi´nde yine kendimizden geçerek peynirli böreklerinden yiyoruz, bir yandan da haritada Taf Coffee´yi buluyoruz, Atina´ya gitmeden önce 3. nesil kahvecilerden varsa keşfetmek zaten aklımızdaydı, seyahatin içine biraz da iş sokuşturuverdik yani 🙂 Eleftheriou Venizelou caddesi´nden Emmanouil Benaki sokağı´na döndüğümüzde karşımıza çıkan Taf, Pazar günleri hariç her gün servis veriyor, espresso bazlı içeceklerden, farklı demleme yöntemleri ile hazırlanan kahvelere kadar pek çok çeşit mevcut. Espresso ile cappuccino´muzu keyifle içtikten sonra artık yolumuza devam ediyoruz. Eğer sizin de merakınız “iyi kahve” ise, bu mekanın haricinde, Eleftherios Venizelou caddesi üzerinde Foyer Espresso Bar, Coffee Lab ve Coffee Brands isimli kahve dükkanları da mevcut, aklınızda bulunsun… Caddenin üzerinde yürürken göreceğiniz kütüphane ve alınlığında 12 Yunan tanrısını, sütunlarında ise Apollon ve Athena heykellerini göreceğiniz üniversite binaları dsc_0122kesinlikle görmeye değer. Üniversite´nin hemen önünden caddenin karşısına geçtiğiniz zaman sizi karşılayan Klafthmonos meydanı´nı da görüp, birkaç yerde bahsi geçen Zonars´da çay molası vermeye gidiyoruz. Amerika´da yaşayan, 20160912_083957441_iosYunanlı çikolatacı Karolos Zonaras´ın, Atina´lı ve Atina´dan ayrılmak istemeyen bir kadına aşık olması ile başlamış 1939´da kurulan Zonars´ın hikayesi…İç mekan oldukça şık, ancak biz üzerimizdeki kıyafetlerden ötürü içerde oturmaya kıyamayıp, restoranın önündeki masalarda çayımızı keyifle yudumluyoruz. Aslında bir akşam yemeği eşliğinde bu restoranın atmosferini solumak lazım diye de düşünmüyor değiliz…Milos adası´na geçmeden önce Atina´da son günümüz diyerek yeniden adımlamaya başlıyoruz Kolonaki bölgesi´ne doğru. Özellikle araç girmeyen ve cafe`ler ile dolu Tsakalof sokağı´na bayılıyoruz, dönüşte uğramak için mekanımızı seçiyoruz ve Irakliteo sokağı´ndan merdivenleri tırmanmaya başlıyoruz Lycabettus Tepesi´ne gitmek üzere… Tepe´ye kadar aslında yürüme şansınız var ama bizden size tavsiye, çıkışı teleferik ile çözüp, dönüşü dsc_0074-kopyayürümek Atina şehir manzarası eşliğinde…Teleferik sabah 9´dan gece 3´e kadar, her yarımdsc_0056 saatte bir hareket ederek servis veriyor. Şehir manzarası görerek yukarı çıkacağımızı düşünüyoruz, ama bizim Tünel gibi çalışan bir sistemle, kapalı mekanda tepe´ye varıyoruz. İşte vardığımız zaman da harika bir manzara bizi bekliyor, keşke zamanımız olsaydı da akşam ışıklarını görmek için de gelebilseydik diyouz ama bir yandan da Pisagor´un Adalet Kupası´nı hatırlayıp o anın tadını çıkarmaya devam ediyoruz 🙂 Lycabettus Tepesi´ne ya gündüz ya gece, hangisine şansınız varsa, mutlaka zaman ayırmanızı tavsiye ediyoruz, hem Akropolis hem ardında Pire limanı olan fotoğraflar çekebilir, Atina´da evlerin çatılarının yeşilliğini daha da yakından görebilirsiniz. Panoramik manzarayı izledikten sonra yavaştan inişe başlıyoruz yol boyunca bizi takip eden kaktüs ve aloe vera bitkileri eşliğinde… Hani yazmıştım ya gözümüze kestirmiştik bir mekan diye, işte oraya varıyoruz karnımız da acıkmış bir şekilde… Bize Beşiktaş´taki Karadeniz Pide ve Döner dükkanını andıran, ismini tam çözemediğimiz ama anladığımız kadarıyla Ntepnikatezen 20160912_111113302_iosgibi bir şey olan dükkanda, sokak lezzeti olan pita souvlaki´lerimizi götürüyoruz, pidesi o kadar güzeldi ki, şu anda yazarken bile ağzım sulandı diyebilirim 🙂 O sokak üzerinde pek çok güzel mekan var, ama buraya mutlaka şans vermenizi tavsiye ederim, pişman olmayacaksınız… Güzeldsc_0170 öğlen yemeğimizin ardından bu sefer de rotamızı Benaki Müzesi´nin karşısından parkın içine doğru çeviriyoruz. Cırcır böceği sesleri eşliğinde, yeşil papağanlar, koi balıkları, heykel gibi durup poz veren kaplumbağalar görebileceğiniz parkta yürüyüş oldukça keyifli… Parkın içinden yürüyerek Hadrian Kapısı´na varıyoruz, oradan da ilk günün tekrarını yapmak ve gezerken dsc_0081kaçırdığımız ara sokakları gezmek üzere yeniden Plaka, Monastiraki ve Psyri bölgelerine doğru dalış yapıyoruz. İki dsc_0160gün aslında Atina´yı gezmek için yeterli gibi, ama 3 günü de doldurmak kolayca mümkün. Atina şehir merkezinden 12 km uzaklıkta bulunan Pire limanı´na gidilebilir ya da yapımı 1881 ile 1893 yılları arasında olan ve Korint Körfezi ile Saronik Körfezi´ni birbirine bağlayan Korinth kanalı´na yapılan bir tura dahil olunabilir ya da Atina´nın içinde bulunan Kifissia Bölgesi´ne gidip birkaç yerde okuduğumuz Varsos pastanesi´nde galaktoboureka yiyebilirsiniz. Atina´daki son akşamımızı da yine yürüyerek kolayca ulaştığımız Gazi bölgesi´ndeki Butcher & Sardelles´de keyifle geçiriyoruz. Hem müziğin, hem amazondaymışsın hissi veren ortamın güzelliği içerisinde dilersen deniz ürünleri dilersen et ürünleri yiyebileceğin harika bir mekan burası, bir akşam yemeğinizi buraya ayırmanızı mutlaka tavsiye ediyoruz.

Seyahatimizin Atina ile ilgili kısmına dair paylaşacaklarım şimdilik bu kadar, umarım zevkle okuduğunuz bir yazı olmuştur diyerek, Milos Adası ile ilgili yazıma kadar hoşçakalın diyorum 🙂

This slideshow requires JavaScript.

0f1950a30082fc6103342b20f1013de9Siz de bizim gibi tatil hakkı haftada sadece bir gün olanlardan mısınız? Evet diyenleri duyuyorum, işte size harika bir gezi önerisi 🙂

Pek çok göçmen gibi benim kanımda da bir Bursalılık bir Mudanyalılık yatmakta tabi, e hal bu halken daha önce pek çok kere gittiğim Mudanya ve Tirilye hakkında blogumda yazmakta geç kalmış olmanın utancını da yaşayarak yazıma başlayayım artık en iyisi… ‘Geç olsun güç olmasın’ demiş Atalarımız, umarım zevkle okursunuz yazımı 🙂 

İlk durak: Mudanya

DSC_0015Araçsız gitmek isteyenler için en kolay ulaşımlardan biri sanırım bu yöntem, Kabataş´tan hareket DSC_0012eden Bursa Deniz Otobüsü seferleri ile yaklaşık 2 saat süren bir yolculukla Mudanya´ya ulaşabiliyorsunuz. Küçük bir ek bilgi vermeden geçemeyeceğim bizim gibi açlık krizine girip kendinizi çereze ve çikolataya vurmayın diye 🙂 İçeride küçük bir büfe var, ancak size naçizane tavsiyem ya öncesinde midenizi doyurun ya da yolculukta size eşlik edecek sevdiğiniz yiyecekleri yanınızda bulundurun 🙂

Mudanya´nın benim için anlamı farklı… Annemin çocukluğu, babamın gençliği buralarda geçmiş, dolayısıyla Mudanya´nın her bir köşesi onların anıları ile dolu, anlatmakla bitiremedikleri hikayeleri var…Her bir binanın önünden geçerken mutlaka ona dair bir hikaye… Şimdiki Mudanya Kaymakamlığı binasına yaklaşırken, ‘çocukluğumuzda korka korka geçerdik önünden’  dedi annem mesela, eskiden burası hapishane imiş… Benim çocukluğumda da çok daha sık gelirdik Mudanya´ya rahmetli amcamı ziyarete, çok net hatırlamasam da benim de hafızama işlenmiş bazı anılar var fırından aldığımız cantık, amcamların evinin bahçesinden topladığımız dut, sahilde yaptığımız yürüyüşler gibi… Neyse daha fazla nostalji yapmayayım, biraz da gezilecek yerlerden bahsedeyim artık…

DSC_0003Mudanya Mütarekesi´nin imzalandığı Mudanya Mütareke Evi´ni Pazartesi günleri hariç her gün ziyaret edebilirsiniz. Eski ahşap evlerin bulunduğu Giritli Mahallesi´ni adımlayabilir, ardından Tahir Paşa Konağı´na doğru rotanızı döndürebilirsiniz. İlk kata girdiğinizde amma da küçük DSC_0002konakmış izlenimi verebilir ama bir üst kata çıktığınızda karşılaşacaksınız konağın asıl ihtişamı ile. Kültür Bakanlığı tarafından 2012 yılında Mudanya Belediyesi´ne devredilen konak, Tahir Paşa´nın ikinci kuşak torunu Agah Bursalı tarafından restore edilerek müze haline getirilmiş. Müzenin giriş katında yer alan haremlik ve selamlık bölümleri arasında yemeklerin servis edildiği dönme dolap ile üst katta yer alan ve 18. Yüzyıl Lale Devri´nden motiflerle bezenmiş Baş Oda favorilerimdendi… Tahir Paşa ile Agah Bursalı ve ailesine ait mobilya ve özel eşyaların sergilendiği müzede taş plak koleksiyonundan örneklerden, Fransız ve Çekoslavakya porselenlerine; Osmanlı dönemine ait antika eserlerden, Tahir Paşa´nın paşalıkla unvanlandırılmasının ardından kullandığı tüfek ve kılıçlara kadar pek çok eşya görebilirsiniz.

peace1-765x510Mudanya ile ilgili de şu haberi atlamışım maalesef :(, siz de benim gibi atlayanlardansanız,bilmemek değil öğrenmemek ayıp’ diyerek sizlerle de paylaşayım istedim 🙂 2015 yılında Mudanya Belediyesi460-turkey02final´nce 30 Ağustos Zafer Bayramı etkinlikleri kapsamında düzenlenen ve deniz üzerinde 460 kişinin bir araya gelerek oluşturduğu ‘Barış Sembolü’nün, Guinness Rekorlar Kitabı’nda ‘Dünyanın en büyük barış sembolü’ olduğunu biliyor muydunuz?

FullSizeRender (1)Evet, şimdi gelelim ‘yemeden dönme’  listesine:

  • Fendo Dondurma´da dondurma;
  • Mudanya´da bulunan herhangibir fırın ya da pastaneden tahinli pide;
  • Abla´nın Yeri´nde balık yemeden dönme 🙂

İkinci durak: Tirilye 

Mudanya´dan her yarım saatte bir hareket eden minibüsler ile Tirilye´ye seyahat edebilirsiniz. 20-25 dakika süren biraz virajlı, bol deniz ve zeytin ağacı manzaralı bir yolun ardından minicik bir kasabaya varıyorsunuz. Tirilye ile DSC_0023ilgili nerede ne yapılır diye bir internet araştırması yaptığımızda ilk karşımıza çıkan yer Çamlı Kahve olmuştu, biz de hem vardır bunda bir hikmet deyip hem de tahinli pideleri hazmetmek için DSC_0024acil bir kahveye duyduğumuz ihtiyaç ile hemen tırmandık tepeye…Arnavut kaldırımı sokaklarda yürürken evlerin önünde oturan teyzeler ile yapacağınız hoş sohbetlerin ardından varacağınız Çamlı Kahve´de Dibek kahvesi içip güzel manzaranın tadını çıkarabilirsiniz. Ama size bir öneri, kahvaltı hakkınızı buraya saklayabilirsiniz, diğer masadaki kahvaltıları ve özellikle ekmeği görünce aklımızda kalmadı değil 🙂  Çamlı Kahve´de küçük bir molanın ardından maalesef harabe olan ve kıymet bilinip restore edilmeyen 😦 tarihi Taş Mektep, Aya Todori Kilisesi, Kemerli Kilise, Dündar Evi ve kiliseden camiye dönüştürülen Fatih Camii´si görülecek yerler arasında Tirilye´de. Kurtuluş Savaşı sonrasında Rum halkından bir bölümünün kendiliğinden, bir bölümünün de Lozan´da varılan ‘Mübadele Anlaşması‘ gereğince Yunanistan´a göç ettiği, onların yerine Selanik ve Girit´ten gelen Müslüman ve Türk göçmenlerin yerleştiği Tirilye´de gelelim şimdi ‘yemeden dönme’  listesine:

  • Doğan Pide´de cantık;
  • Şölen Dondurma´da dondurma;
  • Şölen Dondurma´nın hemen karşısındaki fırından sarı buğday ekmek ve nohut mayasından yaptıkları ekmek yemeden dönme 🙂IMG_8338IMG_8340

 

 

 

 

 

3d52bcfce7c868a425a59b5176c1a591İlk evlilik yıldönümümüzü kutlamak için acaba ne yapsak diye düşünürken geldi aklımıza Ağva´ya gitmek… Sadece bir günümüz tatil olunca çok da fazla alternatif olamayabiliyor, ama bu demek değil ki hiçbir şey de yapılamaz 🙂 Hem İstanbul´a yakın, hem doğası güzel, hem DSC_0065yapılacak aktiviteleri de bol bol, hemen yaptık planımızı biz de, ve bir de şansımız yaver gidince havadan yana, pek de güzel ‘İstanbul´dan uzaklaşma’ gezisi oldu…

İstanbul´a yaklaşık 2 saat uzaklıkta bulunan Ağva´ya kendi aracınızla ya da Harem´den hareket eden Şile-Ağva otobüsleri ile ulaşabilirsiniz. Ağva ve çevresinde görmeye değer yerler olduğundan bizim tavsiyemiz kendi aracınız ile gitmeniz…Yolun bir kısmı her ne kadar otobanda geçse de köy yolları ile dönemeçli ve dar ormanlık yollar hızınızı yavaşlatabilir, ama böylelikle şehir karmaşasından uzaklaşırken bir o kadar da sessizliğin ve yeşilin keyfini sürmeye başlayabilirsiniz 🙂

DSC_0031sonAğva´da Göksu nehri boyunca sıralanmış pek çok konaklama yeri mevcut, bütçenize göre DSC_0020
uygun olanını  bulmak mümkün. Nehir kenarında olsun, karşı kıyısında başka otel olmasın, çimenlik alanı olsun, iskelesi olsun, üzerinde keyif yapabileceğim oturma alanı olsun, sabah kahvaltısı hem göze hem kalbe hem mideye hitap etsin diyorsanız, Ağva Greenline Guest House´ı kesinlikle deneyebilirsiniz.

Karadeniz kıyısında yer alan Ağva´da yapılacak aktivite çok aslında, biraz da sizin modunuza bağlı… ‘Çok fazla efor harcamayayım’ diyenlerdenseniz nehrin kıyısında oturup kitabınızı okuyabilirsiniz, sessizlik içerisinde yeşil manzaranın karşısında hayallere dalabilirsiniz, balık tutabilirsiniz, ‘biraz da efor harcayayım, tüm gün de malak gibi yatılmaz ki’ diyenlerdenseniz nehir üzerinde kano veya deniz bisikleti keyfi yapabilirsiniz, ama akıntı bazen sertleşebiliyor, aman dikkat :), ATV safari turlarına katılabilirsiniz,DSC_0078 DSC_0063bisiklete binebilirsiniz, yaz aylarında giderseniz, sizi şaşırtacak güzellikte sularda yüzebilirsiniz, her nabza uygun zorlukta birbirinden farklı yürüyüş parkurlarında trekking yapabilirsiniz. Ama bunların hepsini tek bir güne sığdırmak mümkün değil elbette, bir öncelik vermek gerekirse ve yürüyüş yapmayı seviyorsanız, Kilimli trekking parkuru ilk sırada olmalı derim 🙂

Ağva´dan Kadırga istikametinde giderken Dikbucak yoluna dönün ve ardından Kilimli tabelasını takip edin, Kilimli IMG_7796restoranına kadar devam edin, aracınızı burada park edip Kilimli trekking parkurunda güzel DSC_0077manzaralar eşliğinde yürüyüş yapabilirsiniz. Ama siz de bizim gibi yapmak isterseniz, daha restorana gelmeden önce oradakilerin ‘su yolu’ diye tabir ettiği, sağınızda ve solunuzda çok dik yokuşun olduğu bir bölüme geldiğinizde ‘Discover Şile’ tabelasına yakın aracınızı park edebilirsiniz.  Park ettikten sonra solda küçük bir patika göreceksiniz, yürüyüşünüze buradan başlayabilir ve Kilimli koyunu bir uçtan diğer uca tamamlayabilirsiniz, yürüyüş hızınıza, fotoğraf karelerinize ve her yerde tam olarak kırmızı-beyaz boyalı çizgiler olmadığından içgüdüsel yol takip DSC_0096 - Kopyaedişlerinize bağlı olarak 2-3 saatlik güzel bir parkur, kesinlikle denemelisiniz.  Sanki İskoçya´daymışcasına gibiDSC_0098 - Kopya karşınıza çıkacak olan doğal güzellikler, Kaş´daymış hissini verecek güzellikte deniz hep size eşlik edecek keyifli yürüyüşünüzde. Parkuru tamamladıktan sonra da güzel manzara karşısında sessizlik içerisinde küçük bir çay molası verebilirsiniz Kilimli restoranda, enerji için de sıcacık servis edilen irmik helvası denemeye değer.

DSC_0117İstanbul dönüşüne başlamadan önce son bir kez daha nehir kenarında keyif yapmak isterseniz, bizim jenarasyonun çok iyi hatırlayacağı, Bir İstanbul Masalı dizi sahnelerinden birinin çekildiği Acquaverde´de oksijeni içinize bol bol çekip birşeyler atıştırabilirsiniz.

Özetle, çok uzaklara gitmeden, küçük bir mola vermenin yollarından biri Ağva… Bu paylaşımımın sizlere az da olsa rehberlik etmesi ümidiyle keyifli bir hafta diliyorum…

 

 

 

 

 

cartoon-neighborhood_23-2147504508Geçenlerde Esra abla ile konuşuyorduk, keşke gurme ya da mekan yazarlarından biri gelse de mahallenizdeki mekanlarla ilgili ‘Tomtom mahallesinin mekanları’ gibi ‘Zühtüpaşa mahallesinin mekanları’ şeklinde bir yazı toparlasa ne güzel olurdu diyordu….O an aklıma gelmedi, ama bir iki gün geçtikten sonra her ne kadar çok takipçim olmasa da bir ilki başlatmakta ne zarar olur ki dedim….Bu sefer ki yazımın çıkış noktasına vesile olduğu için önce Esra ablama teşekkürlerimi sunarım 🙂

Hep Balat, hep Karaköy, hep Moda, hep Galata olacak değil ya, size dolu dolu, hem lezzetli hem müzik dolu, hem keyifli, hem eğlenceli bir günlük aktivite sunabilir bizim mahallemiz…  Yatağınızdan kalktınız, yüzünüzü yıkadınız, dışarıda hava mis, bugün ne yapsam diye mi düşünüyorsunuz… İşte size harika önerilerim var, bu mahallenin bir esnafı olarak, komşu esnaflarımdan bahsetmemek olmazdı değil mi ama 🙂 Keyifli okumalar diliyorum…

Mahallemizin Butik Fırını: Bitteria Bakery

201bitteria bakery5 yılının Mart ayından itibaren faaliyet gösteren Bitteria Bakery´nın sahipleri yeni evli birbitteria bakery2 çift. MSA ´dan Pasta ve Ekmekçilik eğitimi almış olan Eda´nın elinden çıkıyor tüm ürünler, Cem de dükkanın işletmesinden sorumlu, yani anlayacağınız kendi aralarında keyifli bir işbölümü yapmışlar bile 🙂 Tuzlu mamüllerin haricindeki tüm ürünlerde çikolata olması sebebi ile Bitteria adını koymuşlar sanki Alice Harikalar Diyarı´ndaymışsınız hissini verecek şekilde dekore edilmiş mekanlarına… Pazar hariç diğer günlerde 08:00 – 20:00 saatleri arasında hizmet veren Bitteria Bakery´de tuzlu kurabiyelerden porsiyon pastalara, browniden cup cakelere kadar pek çok çeşit mevcut, üstelik özel günleriniz için butik pasta da sipariş edebiliyorsunuz.

Adres: Zühtüpaşa Mah. Recep Peker Cad. No:40M Kızıltoprak / Kadıköy (Kızıltoprak PTT karşısı)

Mahallemizin İtalyanı: İl Boccalino

il boccalinoUzun yıllar boyunca İsviçre´de yaşayıp İstanbul´a dönüş yapan Hasan abi´nin mekanı, 2015 yılının Eylül ayından itibaren mahallemizi şenlendiriyor İtalyan mutfağı ile… İsviçre´nin il boccalino2İtalyan kantonunda şarap içtikleri kupadan adını alan İl Boccalino´da günün menüsü, mekan sahibinin arzusuna göre şekilleniyor, bu nedenle bir gidişinizde yediğinizi bir sonraki sefer bulamama ihtimaliniz var, ancak emin olacağınız tek şey var ki, o da her seferinde Hasan abi´nin özenle seçtiği malzemeleri kullanarak kendi elleri ile hazırladığı birbirinden lezzetli tatların sizi bekliyor olduğu 🙂 Soğuk karpuz çorbasından sebzeli mantar çorbasına, balsamik soslu ton balıklı mercimek salatasından kendi soslarıyla hazırladıkları makarna çeşitlerine, hardal soslu tavuğundan kırmızı şarap soslu dana nuar rostosuna, pannacottadan erikli tarta kadar pek çok farklı lezzeti mutfağında barındıran İl Boccalino, Pazartesi günleri dışında diğer günlerde 09:30 ile 24:00 saatleri arasında hizmet veriyor.

Adres: Çuha Çiçeği Sok. No: 9 Kızıltoprak / Kadıköy

Mahallemizin Enternasyoneli: Fatel Kalamış

reçete kalamışHaziran 2015´den bu yana faaliyet gösteren Fatel Kalamış´ın sahipleri yurtdışında eğitim reçete kalamış2görüp tecrübe edinen iki genç şef. Elif ile Fatih´in özenli ve birbirinden lezzetli yemekleri, günlük olarak şekillenen menülerini oluşturuyor.  Düğün çorbasından soğan çorbasına, keçi peynirli salatasından zeytinyağlı enginarına, hünkar beğendisinden zencefilli tavuğa kadar pek çok farklı lezzeti mutfaklarında barındıran Fatel, Pazar günleri hariç her gün 11:30 ile 22:00 saatleri arasında servis veriyor.

Adres: Itridede Sok. No:24-A Kızıltoprak / Kadıköy

Mahallemizin Yereli : Nane

nane2Mekanı illa bir çift sevgili yönetecek değil ya, anne ve oğul olarak da harika bir ikili olunabilire örneknane olabilir sanırım Nane… 3 yıl önce mantıcı olarak daha küçük bir mekanda başlayan Hülya hanım ile oğlu Efe, yaklaşık 1,5 yıl kadar evvel mekanlarını hem büyütmüşler hem de muftaklarını geliştirmişler. Haftasonu hariç her gün 10:00 ile 18:00 saatleri arasında servis veren Nane, o güne özel hazırladıkları menü ile misafirlerini ağırlıyor, günlük olarak açtıkları mantı ise mutfaklarının halen vazgeçilmezi…Favori rengim mavinin hakim olduğu mekan, yakın zamanda aldığı içki ruhsatı ile ‘Mahallenin Pub’´ı olma yolunda ilk sinyallerini de verdi bu arada, duyduk duymadık demeyin 🙂

Adres: Rüştiye Sok. No: 22 Kızıltoprak / Kadıköy

Mahallemizin Seramik Atölyesi: Patika Seramik Atölyesi

patika seramikSürekli yiyip içmekle geçmez gün, biraz da bir şeyler üretmek isterseniz harika bir aktivite olabilir sizin için Patika Seramik Atölyesi… Sakın ‘bende yetenek ne gezer, hayatta yapamam’ demeyin, atölyenin sahipleri Gonca ile Sibel´in güvenli ellerinin size yardımcı olacağından emin olabilirsiniz, bizzat deneyimlemiş biri olarak 🙂  Atölye ile ilgili daha önce yazmış olduğum yazımı da burada paylaşıyorum, daha detaylı bilgi edinebilirsiniz.

https://aktivitemidediniz.wordpress.com/2013/01/17/seramik-calismasi-icin-yeni-adresiniz-patika-seramik-atolyesi/

Adres: Rüştiye Sok. No: 32 / A Kızıltoprak / Kadıköy

Mahallemizin 3. Nesil Kahvecisi: Tabure Coffee

DSC_0016Hehehe, tabiki biz de varız, hazır gelmişken bizi de ziyaret edersiniz değil mi? 🙂 Tekrar uzun uzun yazmayacağım elbette, daha önce paylaştığım yazımın linkini okumak isterseniz diye buraya bırakıyorum, yolunuz mahallemize düşerse mutlaka bekleriz 🙂 Gerek mekanımızda oturabilir hem kahvenizi yudumlayıp kitabınızı okuyabilirsiniz ya da take-away alıp Kalamış sahilinde güzel bir yürüyüş yapabilirsiniz 🙂

https://aktivitemidediniz.wordpress.com/tag/tabure-coffee/

Adres: Zühtüpaşa Mah. Kolej Sok. 1/F Kızıltoprak / Kadıköy

Mahallemizin Barı: Mekan Kalamış Sakman

Birbirinden lezzetli yemekler yendi, güzel kahveler içildi, arada sahilde keyifli bir yürüyüş yapıldı, seramik sakmanatölyesinde bir sanat eseri oluşturuldu, artık sıra bir kadeh içki eşliğinde kulaklarınızı şenlendirmeye gelsin mi? Evet şimdi de Vedat Sakman´ın mekanındayız. Her Cumartesi akşamı kendisinin de sahne aldığı mekanın programına güncel websitelerinden erişebilirsiniz.

http://www.sakmanistanbul.com/

Adres: Itri Dede Sok. No: 9/1 Kızıltoprak / Kadıköy

coffeeKahve artık sürekli gündemde… Herkes hakkında çok şey biliyor ve konuşuyor… Her gün hakkında yeni şeyler öğrenmeye devam ediyoruz her birimiz.. E öğrendiklerimizi de paylaşmadan geçemiyoruz tabi, paylaştıkça çoğalır mutluluklar ya 🙂 Belki çok detaylı olarak bildiğiniz, belki hiç duymadığınız, belki de çat pat kulak aşinası olduğunuz birkaç terimden bahsetmek istiyorum bu yazımda… Sizleri çok da fazla detayla boğmadan aktarmaya çalışacağım öğrendiklerimi, umarım hem bilgilendirici hem de keyifli bir okuma olur sizin için…

Aroma, Flavor –buna tat mı desem lezzet mi desem tam çevirisini tutturamıyorum, dedim ki en iyisi herkesin bildiği gibi kalsın-,  Asidite ve Gövde… Kahve tadımı yaparken kahveyi oluşturan temel öğelerden sadece bazıları…Haydi başlayalım bakalım 🙂

Aroma ve Flavor:

Aslında bu ikisi çok içiçe, yumurta mı tavuktan, tavuk mu yumurtadan örneğini andırıyor bana göre, bu yüzden aynı coffee feelingbaşlık altında topladım… Aroma, demlenmiş kahveden yayılan koku. Koku alma duyumuz olmadan, kahveden alacağımız haz sadece dilimizin algıladığı acı, tatlı, ekşi veya tuzlu hisleriyle sınırlı olurdu, ancak kahvenin saf haliyle içilmesi durumunda çikolata, karamel, fındık ya da bunun benzeri, duyu hafızasını tetikleyen herhangi bir şeyin kokusunu alabiliyoruz. Yani kahve ile ilintili küçük detaylar koku alma duyumuzda gizli, kıymetini bilmek lazım 🙂 coffee aromaKahvenin aromasının oluşumunda ise pek çok etken olabilir kahve ağacının bitkisel olarak menşesinden, nasıl yetiştirildiği, nasıl işlem gördüğü, nasıl kavrulduğu ve nasıl demlendiğine kadar. Çiçeksi, meyvemsi ve otsul aromalar hissedilebileceği gibi, kavurma işlemi sırasında maruz görülen işlemlerden doğan tepkimeler sonucunda ortaya çıkan kakao, kavrulmuş fındık, tütün, karabiber ve karanfili andıran aromaları da hissetmek mümkün. Kahve çekirdeğinizin tazeliğine, kullandığınız demleme yöntemine bağlı olarak bu aromaların yoğunluğu farklılık gösterecektir, bu da aklınızda olsun.

Asidite:

Sıklıkla ekşi veya acı tanımlamalarıyla karıştırılabiliyor. Kahveye tadını veren önemli unsurlardan biri aslında. Kahvenin kavrulması sırasında tat verici asitler ortaya çıkmaya başlıyor ve kahve ne kadar çok kavrulursa asiditesi de o kadar azalıyor.

Gövde:

coffee on the agendaKahvenin ağızda bıraktığı yoğunluğu anlatmak için kullanılıyor. Kahveyi ağzınızda çalkaladıktan, yuttuktan ya da tükürdükten sonra dilinizin üzerinde bıraktığı his;  zeytinyağı gibi mi yoksa gres yağı gibi mi yoksa sulu mu… Dil ve damak arasında kayganlık var ise o kahvenin gövdesi yüksek, pürüz var ise ortalama ve dil damağa yapışıyorsa sıfır demektir.

Konuya çok hakim olanlardan özür dileyerek yaptığım bu kısa paylaşım, umarım bundan sonraki kahve tadımlarınızda faydalanabileceğiniz bir yer olur 🙂 Şimdiden keyifli kahve içimleri 🙂

mahalle2 Eskiden sadece mahalleliydik, esnafı anlamazdık bu denli sanırım… Şimdi ise hem kendi mahallemizin vatandaşı hem de yeni mahallemizin esnafı sıfatı ile yazınca yazdıklarıma da yansıyor bu iki hallilik… Ama bugün mahalleli olmanın ne güzel bir his olduğuna değinmek istedim her ne kadar son zamanlarda site yaşamları daha revaçta olsa da… Mahalleli oldun mu, bir kere bakkalından alırsın gazozu, kuruyemişçisinden alırsın tuzsuz kabak çekirdeğini, manavından alırsın meyveni sebzeni, uzunca bir süre uğrayamadığın zaman gördüklerinde ‘ne zamandır bizden alışveriş yapmıyorsunuz’ gözüyle bakmazlar da gerçekten merak ettiklerinden ‘nerelerdeydin’ derler ya da o akşam canın leblebi mi çekti, ‘bu sefer herzamankinden değil mi?’ diye sorarlar… Bir de mahallende hala eski gelenekleri devam ettiren sokak esnafları varsa ne mutlu size, o mahallenin tadından geçilmez… Siz de IMG_7121benim gibi bozacıbozaseverseniz, mahallenizde bir de  ‘bozaaaaaa’ diye bağıran bir bozacınız var ise, bence şanslısınız demektir, kaç mahallede bu değer hala yaşatılıyordur ki… Ekmek parası uğruna gecenin o serinliğinde sırtındaki güğümüyle gezerek boza satanların varlığını devam ettirmek de bizlere düşüyor mahalleli olarak. Hadi bu akşam ‘o sesi’ duyarsanız, hemen balkona çıkın, ve bozacıya bir şans verin, biz kendi mahallemizinkini çok sevdik, belki siz de sizinkini seversiniz, denemeye değer 🙂

Eveett, şimdi de gelelim haftanın tarifine… Son zamanlarda baya sıkça yaptığımız yulaflı kurabiyenin tarifini aşağıda paylaşıyorum, kahvenizin yanına çok güzel eşlik eden kurabiyeniz ile bol keyifler diliyorum 🙂

Gerekli malzemeler:

200gr. tereyağ

1 su bardağı şeker

2 yumurta

50gr. fındık

150gr. kuru kayısı

1 adet vanilin

1 adet kabartma tozu

300gr. un

200gr. yulaf ezmesi

1 çimdik tuz

Yapılışı:

Kurabiye yapımına başlamadan önce oda sıcaklığına gelmesi için tereyağını buzdolabından çıkarıyorum, yumuşaması sonradan işimizi kolaylaştırıyor. Kabın içine tereyağını koyduktan sonra üzerine şekeri ekliyorum, unhemen çırpmaya başlarsanız etrafa fışkırma riski oluyor. Bu nedenle genelde öncesinde kaşık yardımıyla şekeri yağa yediriyorum, sonrasında mikser yardımıyla çırpma işlemini başlatıyorum.yulaf Ardından 2 yumurtayı da şeker-yağ karışımının içine ekleyip çırpmaya devam ediyorum. Rondo yardımıyla hazırladığım ince dövülmüş fındık ve ince dilimlenmiş kuru kayısıyı karışıma ekliyorum. Kuru kayısı yerine yaban mersini ya da kuru üzüm de kullanabilirsiniz tabi zevkinize göre… Vanilin, kabartma tozu ve tuzu da ekledikten sonra kurabiyenin son oyuncuları olan un ve yulaf da devreye giriyor. Tüm bu karışımı silikon spatula yardımıyla malzemelerin hepsini birbirine yedirerek güzelce karıştırıyorum. Bu arada ‘ey silikon spatula, sen nasıl güzel bir icatmışsın’, mutfağımızın en önemli üyesi resmen 🙂 Spatulaya övgülerden sonra konumuza geri dönecek olursak, hamurdan parçalar alıp ya düzgün küçük toplar ya da küçük kaya parçaları yaparak üzerini yağladığım tepsinin üzerine diziyorum, tepsiyi yağlamak yerine yağlı kağıt da kullanabilirsiniz bu arada elbette… ÖncIMG_7129eden ısıtmış olduğum fırına yerleştirip, 200 derece fırında 15-20 dakika pişiriyorum. Isı derecesi ve süre maalesef fırından fırına değiştiği için size tavsiyem, ilk yapışınızda yakın takip işinizi kolaylaştıracaktır. Kendi açımdan Luxell usta börekçi fırın ile en son anlaştığımız yöntem şöyle oldu, 15 dakika 200 derecede hem üstten hem alttan ısı vererek pişiriyorum, ardından da bir 5 dakika daha yine 200 derecede sadece üstten ısı vererek pişirip fırından alıyorum. İşte mutlu son, kurabiyeler yenmeye hazır ve kurabiye canavarlarını bekliyor 🙂 Afiyet olsun…

coffee at homeBazılarınız için lezzetli bir fincan kahvenin bedeli erkenden yatağınızdan çıkmanız olabilir. Kahvenizi her nerede demleyecek olursanız olun, -french press olabilir, otomatik kahve makinesi pour overolabilir, ya da damlama (drip) ve üstten dökmeli (pour over) kahve demleme yöntemlerinden biri olabilir-, hazırlayacağınız kahvenin kalitesine etki eden farklı değişkenlerin olduğunu unutmayın. Kahve konusunda uzman bir kahve dükkanından alacağınız kahvenin tadının daha iyi olmasının elbette bir sebebi var. Kahve taze demlenmiştir, kahve çekirdekleri kullanımdan hemen önce öğütülmüştür, sipariş ettiğiniz içecek sütlü ise, sütü o anki talebe bağlı olarak buharda ısıtılmıştır, ama tüm bunları yapan makinenin de bir bedeli var elbette.

E bu kadar pahalı bir makineye evde sahip olamayacağımıza göre, evdeki mevcut ekipmanlar ile de iyi bir fincan kahve elde etmek mümkün… Belki çok basit ama temelde dikkat etmemiz gereken 7 nokta sırayla şöyle:

1. Ekipman temizliği

Kullandığınız yöntem her ne ise, tüm parçalarının hem kahve hem sabun hem de tortulardan tamamen arındırıldığından emin olun.

2. Taze kahve çekirdeği

coffee beanEğer kahveyi ne zaman aldığınızı hatırlayamıyorsanız, yeni kahve çekirdeği alma zamanı gelmiş demektir. 1-2 hafta içerisinde tüketeceğiniz miktarda kahve satın alın. Satın alırken ambalajında yazılı olan kavurma tarihine dikkat edin, tavsiye edilen süre kavurma tarihinden itibaren 5-30 gün arasıdır.

3.  Çekirdek kahve

Önceden öğütülmüş kahve oksitlenmeye daha müsaittir. Tazeliği korumak adına içeceğinizgrinding types zaman kahve çekirdeklerini öğütün. Bunun için evde bir adet el değirmeni bulundurmanız yeterli, ama illa kahve dükkanından çekilmiş kahve alacaksanız da, kahvenizi valfli poşette muhafaza edin.

4. Öğütme derecesi

Her demleme yöntemi, kahve çekirdeğinin farklı boyutlarda öğütülmesini gerektirir. Türk kahvesi için kahve çekirdeği en en ince halde öğütülürken, french press´de yapılacak kahve çekirdeği daha iri taneler halinde öğütülür.

5. Kahve ve su oranı

Otomatik, damlama ve üstten dökmeli filtre kahve demleme yöntemlerinde 14 gram kahve kullanabilirsiniz. Birazdan bahsedeceğim formülü baz alarak fincanınızın ölçüsüne göre ayarlamalar yapabilirsiniz. 1 gram kahveye 16 mililitre su eklenir, ancak 1 gram kahvenin yaklaşık 2 mililitre su tutacağını da gözönünde bulundurursak 14 gram kahveye 250 mililitre kadar su ekleyebilirsiniz. Daha az kahve eklemeniz durumunda, kahveniz çok sulu, fazla eklemeniz durumunda ise kahveniz daha sert olacaktır.

6. Suyun sıcaklığı

drinking waterSu eğer çok sıcak ise, kahvenizi haşlayarak yakabilirsiniz, ya da sıcaklık çok düşük ise, aromalar ortaya çıkamayabilir. 90 derece civarında değerler kahveniz için uygun olacaktır. Suyunuzu kaynattıktan sonra soğutarak kullanmayın. Dereceli su ısıtıcınız yoksa kaynama gerçekleşmeden önce ısıtmayı durdurarak ideal sıcaklığa ulaşabilirsiniz.

7. Suyun kalitesi

Filtreden geçirilmiş içme suyu ya da şişe su kullanmanız, iyi bir fincan kahve elde etmenize yardımcı olacaktır. Musluk suyunu tercih etmeyin.

Bunları yapmanız durumunda elde edeceğiniz kahvenin tadına doyum olmaz, şimdiden afiyet olsun 🙂

Kaynak: http://www.eatingwell.com/healthy_cooking/healthy_cooking_101_basics_and_techniques/7_coffee_brewing_mistakes

 

shoppingYemek pişireceksiniz, hatta ıspanak yemeği hazırlamaya karar verdiniz, markete gidip manav kısmından taze ıspanak mı alırsınız yoksa dondurulmuş gıdaların olduğu reyondan dondurulmuş ıspanak mı? Çözünebilir kahve ile taze öğütülmüş çekirdekten hazırlanan kahve arasındaki farkı da buna benzetebiliriz aslında az sonra anlatacaklarımdan yola çıkarak…

Filtrcoffee cherrye kahve ile espresso arasında fark olduğu gibi çözünebilir kahve ile taze öğütülmüş çekirdekten hazırlanan kahve arasında da fark var… Kendi adıma konuşacak olursam açıkçası ben de zamanında aradaki farkı bilmezdim, eninde sonunda kahve der geçer ve içerdim ama artık daha bilinçli tüketmeye başlayınca, aradaki farkları öğrenmeye başlayınca yöneldiğin ürünler de değişkenlik göstermeye başlıyor. Her gün yeni bir şeyler öğrenmeye devam ediyoruz bu ömrümüzde, ben de bilgilerimi paylaşayım istedim bu yazı vesilesiyle izninizle… Eğer aradaki farkı biliyorum, ‘peaaah’ diyenler var ise, bu yazı sizin için çok sıkıcı gelebilir, ama bilmeyenler var ise aranızda, az da olsa aydınlatıcı olur umarım yazdıklarım 🙂

Tüm hikaye aslında şöyle başlıyor. Kırmızı meyveleri olan bir kahve ağacı…Vişneye benzer kırmızı meyvelerinin her birinin içinkahve çekirdeği zarıde de bir çift çekirdek… Kırmızı meyveler önce toplanıyor, kurutuluyor ve bazı green coffee beanişlemlerden geçiriliyor, yeşil çekirdekler kavruluyor, kavrulduktan sonra da bildiğiniz kahve
çekirdekleri karşınızda…  Toplanma, işlenme ve kavrulma prosesleri en önemli bölümler aslında, yani ayrı bir yazı konusu, bu sefer çok detayına girmeden bugünkü yazımızın konusuna devam edeceğim.


Çözünebilir kahvede de taze çekirdekten hazırlanan kahvede de aslında başlangıç noktası aynı. İkisinin de temelini coffee beankahve çekirdeği oluşturuyor. En çok bilinen 50 çeşit içerisinde kahve endüstrisine hükmeden iki tür var: Arabica ve Robusta. Arabica kahve çekirdekleri  meyvemsi tatların alınması mümkün, ekilmesi daha zor,  ürün toplama süreci daha zahmetli, ve bundan ötürü de biraz daha pahalı. Robusta kahve çekirdekleri ise daha sert tatlara sahip, ürün toplama süreci daha kolay, hastalıklara ve böceklenmelere karşı daha dayanıklı, fiyat olarak da daha ucuz. Cazip fiyatı sebebiyle de çözünebilir kahvelerin üretiminde çoğunlukla robusta kahve çekirdekleri kullanılmakta.

Demleme yöntemleri kullanılarak hazırlanacak olan kahve çekirdekleri kavrulduktan sonra paketlenirken, çözünebilir kahve olacak çekirdekler önce demleniyor, ardından ya dondurarak kurutma ya da püskürtmeli kurutma yöntemi ile suyundan arındırılıyor ve sıcak suyun içine eklenerek yeniden kullanılmak üzere toz haline getiriliyor. Çözünebilir kahvenin avantajları, hazırlama süresinin kısa olması, nispeten daha az miktarı ile kahvenin yapılabilmesi ve raf ömrünün uzun olması. Ancak taze kavrulmuş çekirdeklerin aroması, ülkeden ülkeye, bölgeden bölgeye ve hatta çiftlikten çiftliğe farklılık gösterirken çözünebilir kahvelerde tadın sadece markadan markaya değişiklik gösteriyor olması da bir dezavantaj. Bu noktada da seçim biraz bizlere kalıyor…

coffee mug2aeropressTecrübeli bir baristanın elinden taze öğütülmüş çekirdek ile hazırlanan kahve, elbette en lezzetlisi. Ama bu evde de aynı lezzeti yakalayamazsınız demek değil… Taze kavrulmuş kahve çekirdeği, bir el değirmeni ve demleme yöntemi ekipmanı ile sonuçtan memnun kalacağınızdan emin olabilirsiniz. Burada da eğer ben uğraşmak istemiyorum, makine yapıversin derseniz, filtre kahve makinesi, eğer vaktim var manuel yapmak isterim, hatta her gittiğim yere de götürmek isterim derseniz de, aeropress size ilaç gibi gelecektir.  İşte böyle, sizi detaylara çok boğmadan aradaki farkı aktarmaya çalıştım, bu farkındalıkla içeceğiniz lezzetli kahvelerle dolu güzel günler diliyorum hepinize 🙂

Dışarısı buz gibi, canınız sıcacık bir kahve çekti ve hemen yakınınızda da bir kahve dükkanı… İçeriye adımınızı cold outsideattınız ve içeceğiniz kahveyi ısmarlamak üzere bankoya geldiniz… Ne ısmarlardınız? İçeceğiniz kahvenin içeriğini coffeeshopneler oluşturuyor, biliyor musunuz yoksa alışkanlıktan hep aynısını mı içiyorsunuz? Ya da her akşam işten çıkıp eve girmeden önce mahallenizin kahvecisinde bir fincan kahve içmek gibi bir ritüeliniz var. Cafe´ye girdiğiniz an barista sizin ne ısmarlayacağınızı biliyor mu, yoksa her seferinde yeni bir tat denemeyi mi tercih ediyorsunuz?

Bir sürü çeşit varken aynısını içmek neden? Hepsini denediniz ve içinden biri sizi en çok yansıtansa, ne mutlu size, ama sırf yeterli bilginiz olmadığı için tek bir kahveye takılıp kaldıysanız, neden diğerlerinden mahrum kalasınız ki… Sizi çok da detaya boğmadan, espresso bazlı içecekler arasında en popüler olanlar hakkında bilgi paylaşayım istedim, e ne de olsa ben de kahve dünyasının içine tam girmeden önce ısmarlayacağım kahveyi sadece şu kelimelerle açıklamaya çalıştığım bir latte içicisiydim: ‘yağsız süte köpüksüz az kahveli’… Bugünlerde ise tam bir espresso içicisiyim, birazdan türleri anlatmaya başladığım zaman geçişin oldukça derin olduğunu göreceksiniz, zamanla ağız tadı baya bir değişebiliyormuş 🙂

Kahve çeşitleri diyip duruyorsun, haydi artık bize espresso bazlı kahve içeceklerinden örnekler ver dediğinizi duyar gibiyim 🙂 E hadi öyleyse başlayalım… Küçük bir not ekleyerek tabi: aşağıda belirteceğim oranlar yaklaşık olup birçok yerde farklılık gösterebilir, aklınızda bulunsun…

Espresso: 

espressoÇoğu kişi espressoya aşina, ama bazen bir müşterinin ‘expresso’ diye telafuz ederek espressotamper sipariş etmesi ve beklentisinin latte olması durumları olmuyor değil… Hayal, kocaman bir kahve fincanı iken gerçek, küçücük bir espresso fincanı olunca, sonundaki hayal kırıklığını siz düşünün… E peki espresso nedir? Espresso, tamper aracılığıyla sıkıştırılmış 18gr. öğütülmüş kahvenin 93,5 derece sıcaklıkta basınçlı suyla espresso makinesinde demlenmesi ile 25 saniye civarında elde edilen 30 mililitrelik kahvedir.

Doppio: 

Espresso, tek shot ile elde edilirken, doppio ise 2 shot espresso ile hazırlanan 60 mililitrelik kahvedir.

Latte: 

latteLatte, sütlü içecekler arasında en çok telafuz edilen espresso bazlı içeceklerden biri aslında, cappuccinoama gerçekten içinde ne kadar espresso ne kadar süt olduğunu biliyor musunuz? İçindeki kahve ve süt oranları şöyle: 30 ml. espresso, 210ml. buhar ile ısıtılmış süt ve 2cm süt köpüğü.

Cappuccino:

İtalyan kökenli bir kahve daha karşınızda. Oranlar bunda ise şöyle: 30ml. espresso, 120ml. buhar ile ısıtılmış süt ve 3 cm süt köpüğü. Hem sütlü hem de bol köpüğü olsun diyenlerdenseniz, bu kahve tam size göre 🙂

Espresso Macchiato: 

Macespresso macchiatochiato İtalyancada ‘leke’ anlamına geliyor. 30ml. espresso, 10ml buhar ile ısıtılmış süt ve 1 tatlı kaşığı süt köpüğü eklenerek elde edilen bir kahve türüdür.

Americano:

Sade kahve sevenlerin tercih edebileceği espresso bazlı bir içecek. 30ml. espresso üzerine sıcak su ekleyerek elde edilir. Buna da dilerseniz süt ekleyebilirsiniz, ancak bir baristadan americano istediğinizde, eğer sütlü olmasını istediğinizi söylemediyseniz gelen americanonun içinde espresso ve sıcak su olacaktır sadece.

Lungo: 

30 mililitrelik espressonun elde edilmesinin ardından bir miktar daha suyun kahveden geçirilmesi ile elde edilir. Özellikle tek shot espresso ile hazırlanan americanoyu sulu bulanlardansanız, Lungo sizin favori kahveniz olabilir 🙂

Flat White: 

Farklı mekanlarda farklı tatlar elde edebilirsiniz flat white içtiğinizde, bazı yerlerde 30ml. espresso, 200ml. buhar ile ısıtılmış süt ve yarım cm süt köpüğü ile elde edilir bu espresso bazlı içecek, bazı yerlerde kahve oranı 40ml. espresso ya da duble ristretto olabilir… Ristretto da neymiş diyenler var ise, ona da az sonra geliyorum aşağıda 🙂

Cortado:  

İspanyol kökeni olan bir kahve türü. Cortado´nun yapımı da mekandan mekana farklılık gösterebiliyor, sanırımcortado müşteri kitlesi de içeriğin oluşumunda etkili olabiliyor. 30ml. espresso ve 60ml. buhar ile ısıtılmış süt ile de yapılabilir ya da 30ml. espresso ve 30ml. buhar ile ısıtılmış süt eklenerek de… İçeceğinizin kahve yoğun mu yoksa süt yoğun mu olmasını istediğinize göre şekillenebilir aslında, burada da barista ile konuşmanızda her zaman fayda var, doğru kahveyi bulmanız için size yol gösterecektir, bundan emin olabilirsiniz 🙂

Ristretto: 

doppioVe gelelim bugünkü blog yazımın son espresso bazlı kahve çeşidine…  Ristretto ise, standard espressonun daha az sudan geçirilmesi ile elde edilen 20 mililitrelik bir kahve çeşididir.

Umarım az da olsa bu yazım sizin için aydınlatıcı olmuştur, daha bir sürü espresso bazlı kahve çeşidi var ama burada belli başlılarına değinmeye çalıştım, faydam dokunduysa ne mutlu bana, hele bir de hayatınızın kahvesini bulmanıza vesile olabildiysem oh ne ala 🙂 Yeterli miktarda kafeinli ve  güzel günler dileyerek bir sonraki yazıma kadar hoşçakalın diyorum…