Archive for the ‘Gezi’ Category

Bir önceki yazımın başında da bahsetmiştim, günümüzün dolar/euro kurları ile belli bir süre daha ufukta bize sadece yurtiçi gezileri görünüyor… Hadi bunu fırsat bilelim, en azından memleketimizde bilmediğimiz onca sayısız yer arasından seçe seçe tatillerimizi planlayalım ve ‘görülecek yerler listemize’  itina ile tiklerimizi atalım 🙂

Neden bu rotayı seçtiniz diyenler var mı?

Aslında şöyle; yaklaşık 2 ay kadar evvel 23 Nisan haftası tatili için görmeyi çok istediğimiz Karadeniz Yaylaları´na bir gezi planlamak istemiştik ama son zamanlardaki popülerlikle beraber fiyatlar o kadar artmış ki, şimdilik bir dur demiştik. Oraya mı gidelim buraya mı gidelim derken, iş vasıtasıyla aniden ortaya çıkan Gaziantep gezisi sayesinde bu rota doğuverdi diyebilirim…. Uçak yolculuğu sırasında okuduğum AnadoluJet dergisinde yayınladıkları bir yazı beni çok etkiledi, özellikle bir bilgi beni benden aldı 🙂 Gaziantep dönüşü ilk baktığım nasıl gidebiliriz, bebekle beraber gezebilir miyiz, nerede konaklayabiliriz ve nereleri gezebiliriz oldu…

Uşak bekle bizi, 2 yaş sendromlu bir kuzucuk ile ziyaretine geliyoruz 🙂 Bu arada bahsetmeden geçemeyeceğim, bizi belki teğet geçer diyordum ama sanırım öyle bir dünya yokmuş, her bebeğin gelişim sürecinde, bizim zamanımızda bu şekilde nitelendirilmeyen ama illa bizlerin de atlattığı, annelerimizin o zamanlarda çok da isimlendirmediği bir dönem oluyor bu 2 yaş sendromu…İnatlaşma… Biz diyorduk ki bende Arnavut inadı, babamızda Ankara keçiliği, kuzudaki inat da bundandır, ama sanırım 2 yaş sendromunun en belirgin belirtilerinden biri ve bizde mevcut şu anda… Herşeyi ben yaparımcılık…. Elbette var… İstediği olmadığı zaman bağırış çağırış… Tabiki bu da var… Memeye daha fazla yapışmacılık… Oooo bu hat safhada, bir sağ bir sol sonra tekrar sağ tekrar sol mod on… Neyse eninde sonunda bu dönem de geçecek diyoruz ve yüzümüzde gülücük yolumuza devam ediyoruz 🙂 İleride olur da Ekincik okursa ‘aaa ben bunu yapmamışımdır’ demesin, kanıt olarak dursun burada bu hikaye 🙂 Yoldayız, önümüzde simitçi, minik kahramanımız simit istiyor, alıyoruz ama beğenmiyor, hadi onu almış oluyoruz, daha çıtır olanından bir tane daha alıyoruz, ama anne kahraman burada hayatının hatasını işleyerek simidi bölme gafletinde bulunuyor ve işte o an krizin koptuğu an…. Sen nasıl bölersin benim simidimi??? Bütün yol boyunca diyoruz ki bırakalım ağlasın, atsın stresini ama susmuyor da… İşte o anda karşımıza çıkan bir başka simitçi ve bir tane daha simit alalım mı sorusu hayat kurtarıyor. Sütten ağzım yandığı için yoğurdu üfleyerek yiyorum ve simidi olduğu gibi minik kahramanın eline veriyorum ve ardından gelen sessizlik ömre bedel… Neyse geçecek inşallah bu haller değil mi? 🙂

Evet şimdi gelelim seyahatimizin detaylarına…

Uşak merkezde ne yalan söyleyeyim çok fazla gezilecek yer yok, evet gittiğinizde bu mudur diyebilirsiniz, o yüzden beklentilerinizi çok yüksek tutmadan gitmenizi tavsiye ederim. 1570 yılı yapımı Burmalı cami, 1406 yılı yapımı Ulu cami, Gülgeroğlu oteli ile Hayal kahvesine evsahipliği yapan eski Paşa Han ile Atapark Atakule Planetaryum´un olduğu meydan görülecek yerler arasında. Uşak merkezde her ne kadar gezilecek çok yer olmasa da insanlarına değinmeden geçemeyeceğim. Ya bize hep öyleleri denk geldi ya Ekin´in tatlı yüzü şerefine ya da gerçekten öyle oldukları için, halk o kadar güleryüzlü, o kadar canayakın ve yardımsever ki, biz Uşak halkına bayıldık 🙂 Eminim siz de giderseniz bir gün, bu konu dikkatinizi çekecektir…

Ve şimdi gelelim Uşak´da konaklamamızın asıl sebebi olan görülecek yerler listesine:

  1. Ulubey Kanyonu: Amerika´daki 75 km uzunluğunda olan Büyük Kanyon´dan sonra dünyanın 2. büyük kanyonunun Türkiye´de olduğunu biliyor muydunuz? Uzunluğu 45km, derinliği ise 50-170 metre arasında değişen kanyonun hikayesi aslında 25 milyon öncesine dayanıyor. Doğal olaylar sonucu ortaya çıkan kanyonu farklı bir bakış açısı ile deneyimlemek isterseniz ve eğer korkunuz da yoksa cam seyir terasa çıkmanızı özellikle tavsiye ederim, gerçekten keyifli bir deneyim, ama ellerim ve ayaklarım titremedi diyemem 🙂 Ulubey kanyonunda trekking yapabilirsiniz, yamaç paraşütü yapma fırsatınız var, aslında dolu dolu tam bir gün geçirmeniz mümkün, ancak biz bebekli tatil formatında olduğumuzdan dağları tepeleri aşmayı bu seferlik pas geçiyoruz tahmin edeceğiniz üzere 🙂
  2. Taşyaran Vadisi: Uşak merkezden yarım saat uzaklıkta olan Taşyaran Vadisi de yine aslında trekking için güzel bir parkur sunan doğal bir güzellik. Rotanızı planlarken eğer doğa yürüyüşü yapmayı sevenlerdenseniz yine buraya bir gün ayırabilirsiniz.
  3. Blaundus Antik Kenti: Arkeolojik kazıların halen süregeldiği Blaundus Antik Kenti, taşların dizilmesi açısından özellikle İngiltere´deki Stonehenge´e benzetilmesi sebebiyle dikkatinizi daha önce çekmiş olabilir, görmenizi tavsiye edeceğimiz yerlerden bir diğeri burası…
  4. Clandras Köprüsü: Frigya döneminde Banaz çayı üzerinde kurulmuş vadinin iki yamacı arasında su taşımak amacıyla kurulmuş olan Clandras su kemeri görmeye değer yerlerden bir diğeri. Hem trekking yapabilirsiniz hem de piknik yapmak için bir günlük plan yapabilirsiniz.

Gezimizin bonusları ise Uşak merkezden 2 saat uzaklıkta olan Pamukkale travertenleri ile İstanbul´a geri dönüş yolculuğumuz sırasında yolumuzun üzerinde olan Aizanoi oldu. Daha önce görmüş olsak da insanı her seferinde etkileyen bembeyaz görüntüsü ile bizi karşılayan Pamukkale, yine çok güzeldin 🙂 Ekin´i yıllar sonra yine götürürsek travertenlerin kirliliğe yenik düşmeyeceğine inanıyoruz en azından aldıkları tedbirleri gözönüne aldığımızda…

İstanbul´a dönüş yolunda uğradığımız Aizanoi de arkeolog eşimin sayesinde rotamıza dahil ettiğimiz ve iyi ki de gittiğimiz antik şehir… Antik çağ yapılarından biri olan Zeus tapınağı ile dünyanın en eski alışveriş merkezlerinden biri olan ve satılan ürünlerin fiyatlarını gösteren yazıtların yer aldığı Macellum görmeye değer. Sessizliğin içerisinde horoz ü ürü üüüüüleri, kuş cıvıltıları, rüzgarın sesi, yemyeşil çevre ve tepesi karlı dağlar eşliğinde keyifli saatler geçirmeniz de garanti İstanbul´un koşturmacasına girmeden önce…

Bu kadar gezdik, yürüdük, e bir de bunları 2 yaşında yaklaşık 11kg´lık bir kuzu ile beraber yaptık, yememiz de lazım tabi 🙂 Gelelim Uşak´da nerede ne yenir kısmına… 1974´den beri hizmet veren ve sadece orta acılıkta tarhana çorbası ile tostu menüsünde bulunduran Tarhana Baba´da mutlaka çorba ve ardından salep içmenizi; Paşa Han´ın yakınında bulunan Meşhur Gediz Göveççisi´nde keşkek ve et güveç yemenizi; 1923 yılından beri faaliyet gösteren ve günlük ev yemeklerinin sunulduğu İlyas Usta Asırlık Lokanta´da akşam yemeği haklarınızdan birini değerlendirmenizi; 1984´den beri hizmet veren Ezogelin Kebap´ın Merkez şubesinde kebap yemenizi; pide severlerdenseniz de Pideci Arif´i öneririz. Yalnız şunu eklemeden geçemeyeceğim, siparişlerinizi verirken çok dikkat, porsiyonlar her gittiğiniz yerde gayet büyük ve doyurucu, üstüne ikramlar da bol bol, aklınızda bulunsun, açlığınıza kanıp çok şey sipariş etmeyin derim 🙂 Ne yenir köşemizde de bir bonus olsun; Ella Çikolata Evi, İstanbul´daki butik çikolatacılara hem dekorasyonu hem de lezzeti ile kesinlikle taş çıkartır nitelikte bir mekan, listenize alın mutlaka 🙂

Bir gezimizin daha sonuna gelmiş bulunmaktayız, umarım zevk alarak okuduğunuz bir yazı olmuştur, bir sonraki seyahatimize kadar şimdilik hoşçakalın 🙂

This slideshow requires JavaScript.

Advertisements

Son yıllardır bloguma yazı yazma konusunu bir türlü istikrarlı hale sokamadım gitti. Kahve dükkanı, ailemize renk katan minik üyemiz 🙂 , dolar/euro tutarsızlıkları derken bir rutin tutturamadım, okuyucularımdan bunun için özür diliyorum ama blogumu bir nevi günlük gibi de gördüğümden, gezdiklerim bir yerlerde havada kalmasın diye fırsat buldukça da eklemeye devam ediyorum, bendeki unutkanlıkla buraya yazmak, ilerde dönüp bakmak ve hatırlamak açısından da iyi oluyor ne yalan söyleyeyim 🙂

Neyse ben yazmayalı, bir takım değişiklikler oldu hayatımızda, bir zamanlar Vespa´sını satan bilge, ay pardon Ferrarisi´ni satan bilge modunda takıldım ve şimdi de ‘ya o Ferrari iyiymiş’ der oldum, hayata evlat kavramı eklenince insanın bakış açısı değişebiliyormuş, onu gördüm 🙂 5 yıl önce hoşçakal dediğim kurumsal hayata, Microsoft´a büyük bir şans ile yeniden merhaba dedim 2 ay önce… Gelir gelmez de – yeğenimin tabiriyle; hala, siz çalışıyor musunuz, hep geziyorsunuz yahu :)-  sözlerine yaraşır bir başlangıçla sosyal sorumluluk anlayışı çerçevesinde ilk şehir dışı gezime de dahil oldum…. 21 aylık bebek ile organize olmak her ne kadar kolay olmadıysa da iyi ki dahil olmuşum dediğim gezilerden biri oldu bu iş seyahati… Günübirlik gezi olsa da gece emmesine devam eden bebekliler varsa okuyucular arasında halimi gayet iyi anlar sanırım 🙂 Neyse gelelim seyahatimizin konusuna… Microsoft Türkiye olarak ilki 2013´de gerçekleştirilen DigiGirlz etkinliklerinin bu yılki ilk durağı Gaziantep oldu… E tabi tahmin edeceğiniz üzere gezimiz biraz sosyal sorumluluk biraz da gurme gezisine dönüştü sonunda…

Sabiha Gökçen Havaalanı´ndan Anadolu Jet ile 1,5 saat süren uçak yolculuğumuzun ardından Gaziantep´e varıyoruz. Bizi karşılayan aracın içinde günün sonunda işini çok iyi yapan, bilgili ve anlatımı da keyifli dediğimiz rehber eşliğinde – rehberin bilgilerini isteyen olursa bu postun altına yazarak sorabilirsiniz – bir yandan elimizde kahvaltı niyetine güne başladığımız Akşam simit fırınından aldıkları katmeri hüpleterek bir yandan da şehri gözlemleyerek etkinliğimizin gerçekleşeceği okula ulaşıyoruz. 100´e yakın lise çağındaki kız öğrenci ile bir araya geldiğimiz, bilişim ve teknoloji alanındaki çalışma hayatına dair sorularını elimizden geldiğince yanıtlamaya çalıştığımız, kendi tecrübelerimizden örnekler vererek önerilerimizi paylaştığımız güzel bir etkinlik oldu diyebilirim. Umarım ‘güzel bir etkinlik oldu‘´dan daha öteye taşınabilir burada yaşadığımız karşılıklı etkileşim ve umarım her konuştuğumuz kişinin hayatında onlara olumlu açıdan etki edecek bir yol açmışızdır gerçekten 🙂

Genç kızlarımıza veda ettikten sonra yarım günlük boşluğu en güzel şekilde değerlendirmemiz lazım, bu noktada rehberimiz bizi çok güzel yönlendirdi, yeniden kendisine bu mecradan da teşekkürü borç bilirim… Tarih ve kültür şehri olan Gaziantep, doğudan çok göç alan bir şehir, 400 bin´e yakın Suriyeli´nin olduğunu aktardı rehberimiz, bu durumdan bir hayli de şikayetçiler, hem şehir ekonomisine bir katkıları olmaması hem de şehri kalabalıklaştırmaları sebebiyle…

Dünyada 3 mozaik müzesi olduğunu ve metrekare olarak da en büyüğünün Zeugma Mozaik Müzesi olduğunu biliyor muydunuz? Eğer vaktiniz varsa şehir merkezinden 50 km uzaklıkta olan ve 2000 yılında baraj suları altında kalan, kısmen gezebileceğiniz Zeugma Antik Kenti´ne uğrayabilirsiniz.  Vakit darlığı sebebiyle hakkımızı, dünyaya adını Çingene kız görseli ile duyuran mozaiği de yakından görebilmek için 2011 yılında açılan müzeden yana kullandık. Burada rehberimizin de eşliğinde dolu dolu bir saat geçirdikten sonra Bakırcılar Çarşısı´nı gezmek üzere yola çıktık. Çarşının içinden yürüyüşü kesinlikle tavsiye ederim, hem alışverş yapabileceğiniz hem de kahve içmek üzere mini duraklar verebileceğiniz küçük hanlarla dolu bir yer burası. Şimdi size yemek ve alışveriş üzerine önerilerim ile geleyim 🙂 Dar zamanda anca bu kadar deneyim oldu, eminim daha çok yenilecek katmer, kebap, içilecek kahve,  uğranılacak dükkan vardır ama denediklerimizden yola çıkarak önerilerimi paylaşayım naçizane 🙂 Öğle yemeğiniz için Kebapçı Halil Usta ve akşam yemeğiniz için ise kesinlikle ve kesinlikle eskiden tütün dükkanlarına ev sahipliği yapmış olan şimdi ise restoran olarak hizmet veren Bayazhan listenizde olması gereken yerlerden.

Baklavacı olarak da çok fazla opsiyon var, ama bizi Koçak´a götürdüler, aldığımız baklavayı da eve gelince afiyetle yedik, hatta gece 12´de yatağa girmeden önce ağzıma son bir tane daha attığım doğrudur 🙂 Antepfıstığı – aman diyim dikkat!, sakın Şam fıstığı demeyin, esnafı kızdırmayın 🙂– , kurutulmuş patlıcan, salça, peynir gibi ihtiyaçlarınız varsa Bakırcılar Çarşısı´ndaki Zeytin Han´dan alışverişinizi yapabilirsiniz, hatta elinizde taşımak istemezseniz kapınıza kadar aldıklarınızı kargolayabiliyorlar, aklınızda bulunsun 🙂

Gaziantep´e gelmişken, eğer vaktiniz de varsa şehir merkezinden 100 km. uzaklıkta olan Halfeti görülecek diğer yerlerden biri. Hatta Türkiye´nin bu yakasına gelmişken Göbeklitepe´yi de ziyaret listesine eklemek akıllıca olabilir. Bizim tabi sadece yarım günümüz olduğundan buraları görmeye fırsatımız olmadı, ama aklımızda kalmadı değil, artık bir başka sefere diyerek şimdilik hoşçakalın diyorum 🙂

Biz bir memleket havası almaya gittik geldik… Neden Arnavutluk diyenleriniz olabilir 🙂 Ocak ayında Kurban Bayramı tatilimizi planlarken kriterlerimiz şunlardı: denizi güzel olsun, bol bol yüzebilelim; tatil bize vize masrafı çıkarmasın ama yurt dışında bir yer olsun; farklı yerler gezelim görelim; bol bol fotoğraf çekebilelim. E bir de Ekin’imizin ilk yurt dışı çıkışını anneanne memleketine yapmış olalım derken sonunda Avlonya’dan başlayarak Ksamil adalarına kadar uzanan Arnavutluk kıyılarında karar kıldık. Ocak ayında planlamanın avantajlarını da yaşadık doğrusu… Euro çılgınlığından bir nebze de olsa yırtmış olduk 🙂 Ancak şunu da daha ince detaylara geçmeden baştan belirteyim. Her ne kadar harcamalarınızı hesaplarken 7 ile çarpsanız bile yine de ülkemizden daha ucuza yemek yiyeceğiniz garanti 🙂 Neyse şimdi gelelim gezimizin detaylarına, umarım okuyanlara yol gösteren bir yazı olur 🙂
 
Nasıl gidilir?
Seyahatlerimizi planlarken her zaman kullandığımız Skyscanner.com üzerinden İstanbul-Tiran uçuş seferlerini sorguladıktan sonra bizim için en uygun olan tarihlerde Pegasus havayolları’nın uçuşuna biletlerimizi aldık. 1 saat 20 dakika süren bir yolculuğun ardından Tiran’a varıyorsunuz. Avlonya kıyılarına gidebilmek için öncelikle Tiran’a ulaşmanız gerekiyor, daha yakın başka havaalanı malesef yok. Ülke içerisinde rahat gezebilmek için de araç kiralamanızı tavsiye ederiz. Türkiye’de kullanmış olduğumuz sürücü belgesi geçerli ancak aracı kullanacak kişiye ait kredi kartının yanınızda bulunması kritik, aman sakın atlamayın… Rentalcars.com üzerinden ayarladığımız aracı Sicily by car firması aracılığıyla edindik. Siz de aracınızı bu acente üzerinden alacak olursanız, havaalanı içinde aranıp dolanmayın, havaalanından dışarı çıkınca sağdan yürümeye devam edin, yuvarlak kavşağa gelince ofislerini hemen sol tarafta bulacaksınız. Önceden uçuş bilgilerinizi acente ile paylaşmanız durumunda sizi zaten karşılayacaklar, biz bunu atladığımız için biraz dolanıp zaman kaybettik, sizin aklınızda olsun 🙂 İnternet üzerinde bu acente ile ilgili olumsuz yorumlar okuyabilirsiniz, ancak biz gayet memnun kaldık ve hiç sorun yaşamadık.
Araç kiralamak yerine otelden transfer ayarlayalım da diyebilirsiniz. Kıyas yapmak adına Tiran ile Radhime’de konaklayacağımız otel arasında tek yön transfer için 90 Euro gibi bir bedel doğuyordu. Eğer kalacağınız otel daha da güneyde ise bu meblağ kat be kat artabilir. E bir de siz de bizim gibi otele kilitlenip kalmayayım diyorsanız o zaman araç kiralamak zaruri diyebilirim, hem de çift yön transfer fiyatına aracınızı kiralamış oluyorsunuz, bir de Euro düşükken kiraladınız mı ne mutlu size 🙂 Ocak ayında plan yapmamızın diğer avantajını burada da yaşadık en azından 🙂
Bu arada yollarda tabelalar bazen yeterli olmayabiliyor, bu nedenle Arnavutluk’a gitmeden önce mobil telefon operatörünüz ile görüşüp internet paketleri hakkında bilgi alabilirsiniz, tüm paketler Arnavutluk’da geçerli olmayabiliyor. Ülkeye varınca internet alırsanız sorun yaşamanız olası, siz en iyisi önceden internet paketini alma işini halledin, en önemli tavsiyemiz bu olsun, sonradan canınız yanmasın…
Nerede kalınır?
Dönüş uçağımızın sabah 10:55 olması sebebiyle, konaklama olarak nispeten daha yakın bir yeri seçtik. Radhime’de bulunan Hotel Royal gayet temiz idi. Hatta deniz kenarı olan nadir otellerden… Eğer sabah uyanır uyanmaz, daha yüzünüzü bile yıkamadan denize dalmak isteyenlerdenseniz oteli kesinlikle tavsiye ederiz. Bu arada öyle Türkiye’nin güney bölgesindeki gibi lüx oteller ya da tatil köyleri gibi beklentiniz olmasın, baştan söyleyeyim de sonradan hayal kırıklığına uğramayın 🙂
Konaklama ile ilgili şöyle bir önerimiz olabilir, daha önceden okuduğum blog yazılarında böyle bir bilgi olması işimize yarayabilirdi, ancak bulamamıştım, size plan yaparken fikir vermesi açısından paylaşmakta fayda görüyorum. Tüm tatiliniz boyunca tek bir otelde kalayım derseniz, Dhermi daha uygun bir lokasyon olacaktır. Avlonya bölgesinde kalırsanız, daha güneye inmek için Çika dağını hep tırmanmak zorunda kalırsınız bol bol virajlara, arada yağmura maruz kalarak. Tatil konaklamanızı iki farklı yerde yapmak da tercihiniz olabilir. Borsch’da kalıp Sarande ve Ksamil adalarını gezip, dönüşte de Radhime’de konaklayabilirsiniz, böylelikle dönüşünüz için havaalanına mesafeniz azalacaktır. Gündüz gözüyle yine dağı tırmanıp Dhermi plajına da ulaşabilirsiniz rahatça. Ya da bizim gibi Radhime’de kalıp hemen hemen her gün ine çıka Çika dağını geçersiniz, en azından bol bol temiz havayı içinize çekmiş olursunuz güzel manzaraların eşliğinde 🙂 Karar sizin 🙂
 
Nereler gezilir, neler yenir, neler içilir?
Avlonya bölgesi’nde bulunan Vlore, alışveriş merkezlerinin bulunduğu, sahil boyunca restoranlar ile barların yer aldığı ve uzun bir sahili olan bir şehir. Burada denize girmek bize çok cazip gelmediği için atladık, ancak şehir merkezinde bulunan Gora Furre Buke’den börek yemenizi kesinlikle tavsiye ederiz. Vlore’den güneye inerken “Rruga Aleksandër Moisiu” yolu üzerinde solda göreceğiniz restaurantlar içerisinde Riviera’dan biz çok memnun kaldık hem lezzet hem fiyat açısından gayet başarılı, akşam yemeği alternatifi olarak deneyebilirsiniz.
Vlore’den kuzeye doğru giderek ulaşabileceğiniz Narta gölü’nün üzerinde yer alan Zvernec adası’nı ziyaret edebilirsiniz. Fotoğraf çekmeyi sevenlerdenseniz yansımalar ve adayı karaya bağlayan ahşap köprü size çok güzel fotoğraf kareleri sunacaktır, emin olabilirsiniz 🙂
Avlonya bölgesi’nin güneyinde yer alan Orikum, uzun plajı olan bir sahil kasabası. Konaklama için pek çok alternatifin yer aldığı bu kasabayı düz ayak olması açısından tercih edebilirsiniz. Denize sıfır konaklayabileceğiniz bir yer yok ancak diğer kasabalar gibi yamaç üzerine değil de ova üzerinde olduğundan tırmanışlı yollar sizi beklemiyor. Orikum’da en çok beğendiğimiz, hem kahve içtiğimiz hem de yemek yediğimiz Orikum Restaurant’ı denemenizi öneririz. Komşu ülkeler Yunanistan ve İtalya olunca her yerde oralara özgü mutfak nüanslarını yakalamanız mümkün, freddo cappuccinolar ve pizzalar sizleri burada da bekliyor yani anlayacağınız 🙂
Orikum’dan daha güneye inerken daha önce bahsettiğim tehlikeli yol sizi bekliyor. 2044 metre yüksekliğinde olan Çika dağı’nın virajlı yollarını tırmanıp indikten sonra varacağınız yer muhteşem, yaklaşık 2,5 günümüzü geçirdiğimiz Dhermi plajına bu sayede ulaştık, o yollara değer yani, sakın tehlikeli diyip pes etmeyin 🙂 Dhermi plajına inmeden önce yolunuzun üzerinde bulunan Kondraq’da bulunan Barba Niko Furre Buke’den böreklerinizi almayı da ihmal etmeyin. Dhermi plajında şezlongu ile şemsiyesini kullandığımız Pastarella´dan gayet memnun kaldık, ne oturduğunuz gibi para toplamak için hemen dibinizde bitmiyorlar ne de gün içinde çantanızdan çıkardığınız yiyeceklere laf etmiyorlar. İki şezlong ve bir şemsiye ücreti ise toplam 700 leke. Denizi ise tek kelimeyle mükemmel…Dönüş yolunda Çika dağını tırmandığınızda gün batımını izleyebilirsiniz. Ama yanınızda kalın giysiler olsun, çok fazla rüzgar var, deniz sonrası üşütmeyin 🙂 Güzel güzel yüzdünüz, yoruldunuz, üstüne gün batımı şöleni ile gözlerinizi şenlendirdiniz, şimdi bayram sırası midenizde… Çika dağında bulunan Llogara milli parkının içinde yer alan Alberti Restaurant hem zevkle oturacağınız hem de yemeklerinden memnun kalacağınız bir yer. Tek tavsiyem, canınız tatlı çeker de menüde tanıdık isim “revani” görürseniz aldanmayın, daha farklı bir tat, hayal kırıklığına uğramayın, bizden söylemesi 🙂
Dhermi’den sonra kıyı boyunca görülecek yerler arasında VunoJaleHimarePorto PalermoBorsch kasabaları var. Ancak her birinde denize girme şansımız olmadı, eğer sizin vaktiniz olursa Vuno’da Gjipe plajı ile Borsch plajını önerebiliriz. Bizim asıl görmek istediğimiz iki yer vardı, o yüzden zamanımızı onlara ayırmayı tercih ettik… Bunlardan birincisi; Syr-i Kalter (Mavi Göz), İyon Denizi’ne dökülen 25 km uzunluğundaki Bistriçe Nehri’nin kaynağı. Gözünüzü nereye çevirseniz çeşit çeşit yusufçuk görebileceğiniz bu doğal güzelliği gezi listenize mutlaka ekleyin. Ancak erkenden gelmenizi tavsiye ederiz, tahmin edeceğiniz üzere pek çok turistin ziyaret akınına uğruyor burası, giriş için kuyrukta beklemeniz olası. Bir de yüzmek yasak, buzzz gibi sulara dalma hayali kurmayın 🙂
Görmek istediğimiz ikinci yer ise; Ksamil adaları… Arnavutluk’un en güneyinde, Yunanistan sınırına en yakın mesafede olan bu adalar İyon denizinin üzerinde. Denizin ve kumun rengi ile adaların yeşilliği sanki size Maldivler’deymişsiniz izlenimi yaratıyor dediklerini okumuştum farklı bloglarda, hakikaten doğruymuş 🙂 Abiori Restaurant’ın plajında günümüzü geçirdik, ancak şunu da söylemeliyim. Tüm plajlar küçük ve tıklım tıklım. Bir gün geçirmek bizim için yeterli oldu, görmeden geçmek de olmazdı burayı, ancak sakinliği seviyorsanız çok fazla gününüzü buraya ayırmanızı önermem, plan yaparken aklınızda olsun 🙂
Buraya kadar gelmişken Yunan’a da ayak basayım derseniz, vizeniz de varsa Sarande’den hemen karşı kıyıda yer alan Korfu adasına geçebilirsiniz.
Özetle; yollarında giderken mısır tarlaları, zeytin ağaçları, üzüm bağları, çam ağaçlarıyla bezeli dağlık alanları görerek yeşil rengine doyacağınız, Yunanistan ile İtalya´nın komşu ülkeler olması sebebiyle oralardan esinlenerek her yerde bulabileceğiniz deniz mahsülleri, pizza, börek ve kahve ile midenizi mutlu edeceğiniz, ancak yapılar anlamında Türkiye’ye benzerliği sebebiyle ev, kapı, bahçe fotoğraflarından mahrum kalacağınız, denizin renginin güzelliği ile mavi rengine doyacağınız, Ağustos ayında denizin keyifli sıcaklığı ile tüm gün sudan çıkmayarak yüzme hasretine son vereceğiniz, deniz ayakkabısı almayı ihmal ederseniz ayaklarınızın acıyacağı ama yine de plajlarında yürümeye devam edeceğiniz harika bir gezi bekliyor sizleri Arnavutluk rivierasında… Deniz tatili beni kesmez derseniz de yapılacak daha çok şey var. Çika dağından yamaç paraşütü ile atlama, dağda trekking, 2005 yılından beri UNESCO Dünya Miras Listesi’nde olan Gjirokastra´yı ziyaret etmek, Avlonya’da Mimar Sinan’ın eseri olan tarihi Muradiye Camii ve Neşat Paşaoğlu Camii´ni gezmek, Ksamil adalarına yakın antik Yunan kenti Butrint´i dolanmak bunlardan sadece bazıları…
Fransa, İtalya rivieralarından sonra kesinlikle görülmeyi hak ediyor Arnavutluk rivierası… Bir gün siz de tatilinizi bu istikamette planlarsanız, şimdiden keyifli tatiller diliyorum 🙂

This slideshow requires JavaScript.

İlk defa oldukça kısa bir aradan sonra yeniden bir yazı ile karşınızdayım, son 1 ay içinde Ekin kuzusu ile beraber 2 kere şehir dışı seyahat yapınca insan heyecan yapabiliyor, lütfen mazur görün🤗 Bu gezinin anlamı ayrı benim için, çünkü bu yıl ‘anne’ unvanı ile kutladığım ilk anneler günüm😍 Ekin kuzusu yanımızda, bundan daha güzel bir hediye olamaz zaten, orası kuşku götürmez, ama kutlama kapsamında ailecek yapabileceğimiz bir gezi için tren biletleri, gezmeyi çok seven bir anneye verilebilecek en güzel hediye bence, bunun için de öncelikle sevgili kocama ve minik kuzumuza teşekkürlerimi sunmak istiyorum… Haydi bakalım bu kadar laklaktan sonra gelelim sadede, Eskişehir gezimize…
Nasıl gidilir?
Siz de bizim gibi günübirlik bir gezi planlıyorsanız en rahat ulaşımı Pendik’ten hareket eden hızlı tren ile gerçekleştirebilirsiniz. TCDD’nin websitesinden online olarak tren biletini alabiliyorsunuz, tek sorun sistemin en geç 15 gün sonrasına kadar sefer saatlerini gösteriyor olması, daha ileri tarihli plan yapmanıza izin vermiyor, program yaparken aklınızda bulunsun☺ Trenin hareket etmesiyle başlayan yolculuğunuza eğer uyuyakalmazsanız görebileceğiniz gelincik tarlaları, ovalar, ağaçlar, dağlar, Sapanca gölü, dereler eşlik edecek ve 2,5 saatlik seyahatin ardından Eskişehir’e ulaşacaksınız. Bebekli tatil denince hep zorluklar geliyor akla, ama aslında baktığın açıya bağlı keyfi, keyifsizliği… Ekin olmadan önce eski ben, muhtemelen trenin kalkış saati olan 06:35’de fosur fosur uyumaya başlamış olurdu ama yeni ben, kucağında kuzu uyurken düşmesin diye uyumayıp yolu izleyebildi ki bence bu muhteşem, kesinlikle Polyanna oyunu oynamıyorum, yanlış anlaşılma olmasın☺
Bir günde neler yapabilirsiniz?
Sabah saat 9’da Eskişehir’e ayak bastığınızda güne yetecek kadar bol enerji toplamak için güzel bir kahvaltı ile başlamaya ne dersiniz? Bizim tercihimiz gardan ayrılınca yürüme mesafesinde, İsmet İnönü caddesi üzerinde bulunan Acıktım’dan yana oldu. Hem gözünüze hem de midenize hitap eden serpme kahvaltısının ardından mide hazmetsin diye güzel bir fincan kahve için 78 coffee’ ye gidebilirsiniz. Son zamanlarda İstanbul’da olduğu gibi Eskişehir de nasibini almış 3. nesil kahve dükkanlarından…. Bizim seçimimiz, 2015 yılında barista eğitimine beraber katıldığımız arkadaşımızın yerinden yana oldu. Kahve dükkanının isminin hikayesi de oldukça manidar, dedesi 1978’de Eskişehir’de bir kahveci açmış işletmek üzere, dedesini yadetmek için de dükkanın adını 78 koymuş Serhat. Gittiğinizde olur da sahibi ile karşılaşırsanız hikayesini kendisinden de dinleyebilirsiniz. Kahvenizi de içtiniz, artık yürüyüşe başlamanın zamanı geldi… Bu noktada bir öneri ile başlayacağım, eskiden sebze ve meyve hali binası olan yapı restore edilerek yenilenmiş, yeni ismi ile Haller Gençlik Merkezi kahveciye çok yakın, ilk durağınızı orası olarak belirleyebilirsiniz, biz dönüşe bırakmıştık ve malesef görmek için zamanımız kalmadı, günün planını belirlerken aklınızda bulunsun. Hediyelik eşya dükkanları ile kafelerin olduğu bu merkezde bulunan Mazlumlar Muhallebicisi de önerilen lezzetler arasındaydı, giderseniz deneyebilirsiniz bizim için deA bu arada küçük bir not daha, her an tepenizden geçen jetlerin yüksek seslerini duyabilirsiniz, eğer yukarıya bakıp tepki verirseniz Eskişehirli olmadığınız anlaşılıyormuş, hani bizden söylemesi, ama o güçlü sese de tepkisiz kalmak bir o kadar da güç alışkın olmayanlar için… Tahmin edeceğiniz üzere bendeniz neler oluyor bakışı fırlatarak –Berkay’ın üniversite günleri burada geçtiğinden daha Eskişehirli olarak çok da şaşırmıyor tabi- yolumuza devam ediyoruz ilk hedefimiz Devrim Arabası’na doğru…Porsuk çayının kenarında rengarenk köprüleri geçerek, şehrin her bir yanında dizilmiş onlarca bankları görerek, 18 yıl önce hiçbir canlının olmadığı çayda şimdi balıkların yüzdüğüne şaşırarak, İskandinav ülkelerini andıran güzellikte köprü- çay-yansıma fotoğrafları çekerken keşke şu arka planda görünen çay boyunca dizili evler de pastel renklerde rengarenk olsaydı diye ahlanarak TÜLOMSAŞ’a varıyoruz. 12:00-13:00 saatleri arasında kapalı ve 16:00’ya kadar açık olan müzede Atatürk’ün yurt gezilerinde kullandığı Beyaz Tren’in vagon görseli ile Türkiye’de tasarlanan ve üretilen ilk otomobil olan meşhur Devrim Arabası’nı ziyaret ettikten sonra bir sonraki noktamıza doğru harekete geçiyoruz. Bu arada Ekin ne mi yapıyor? Kanguruda mışıl mışıl uyuyor Kuzu uyurken biz de gezimize bölünmeden devam edebiliyoruz Köprübaşı iskelesine doğru. Adalar bölgesi diye de adlandırılan bu noktadan Porsuk çayı üzerinde gezebileceğiniz bot turlarına katılabilir ya da özel gondol turu yapabilirsiniz. 10-15 dakikalık süren bot gezisinin ardından küçük bir atıştırmalık olarak 1975’den bu yana hizmet veren Papağan’da “çibörek” molası verebilirsiniz. Porsiyonunda 5 adet olduğu için biz bir porsiyon sipariş edip paylaştık, daha çok tatmamız gereken lezzetler olduğu için… O kadar yağda pişmesine ve pek de çibörek seven biri olmamama rağmen hiç rahatsız etmeyen bir tat olduğunu söyleyebilirim, lezzetli çibörek keyfinin ardından rotamızı Hamam yolu caddesi üzerinden Odunpazarı Evlerine çeviriyoruz. Planımızda müze gezmek de vardı, özellikle Yılmaz Büyükerşen Balmumu Heykeller Müzesi ziyaret etmek istediğimiz yerlerden biriydi, ancak Türkiye’nin pek çok yerinde olduğu gibi Pazartesi günleri müzeler kapalı olduğu için gezme şansımız olmadı ama aklımız kesinlikle kaldı… Madem müzede aklımız kaldı, bari haşhaşlı çörekte aklımız kalmasın diye eve götürmelik Petek Fırın’dan alışveriş yaptık☺Siz de isterseniz deneyebilirsiniz, evde yediğimizde lezzetinden çok memnun kaldık… Küçük alışverişimizin ardından Odunpazarı evlerine adımımızı atıyoruz. Bu evler keşke porsuk çayının kenarında olsaydı diyerek Abacı Konak Oteli’nin içindeki avluda bir fincan türk kahvesi molası veriyoruz. Ekin’in altını değiştir-emzir gibi ihtiyaçları da giderip Atlıhan El Sanatlar Çarşısı’nı, rengarenk evlerle dolu ara sokakları geze geze Hamamyolu Sanat Köprüsü’nün olduğu parka doğru yürüyoruz. Barcelona’daki La Rambla caddesini andıran bu caddedeki tek eksik sokak göstericileri… Pazartesi günü olmasına rağmen hareketli ve cıvıl cıvıl parkın içinden geçerek bir sonraki lezzet durağımız olan Abdusselam Balaban Kebap restoranına varıyoruz. Restoranın vitrini yok, kapıdan girip koridoru geçerek girebiliyorsunuz, bizim gibi önünden geçip kaçırmayın diye özellikle vurgulamak istedim. Şiş, köfte ve karışık opsiyonlarını sade, tereyağlı ya da tamekli versiyonlarında yiyebiliyorsunuz. Şişini daha çok beğendiğim restorandan çıkıp tatlı hakkımızı 1925’den beri hizmet veren Karakedi Bozacısı’ndan yana kullanıyoruz. Tadına aşina olduğumuz Vefa Bozacısı’nın bozasından daha yoğun kıvamlı ve daha az şekerli. Eskişehir’e gidip bu lezzeti denemeden olmazdı Daha ne yiyeceksiniz, yeriniz kalmadı diyenleriniz olabilir, ama aklımızda olan met helva’yı da daha sonra yemek üzere Tanınmış Helvacı’dan alıp, en son durağımız olan Varuna Gezgin’e yorgunluk birası içmeye gidiyoruz.
Bir güne neler sığmadı?
Yapay plajın olduğu Kent Park, Bilim, Sanat ve Kültür Merkezi olarak tasarlanan Sazova Parkı, Eskişehir’in en büyük şelalesinin bulunduğu Şelale Park ile Eskişehir’e 80 km uzaklıkta olan Frig vadisinde bulunan Yazılı Kaya Anıtı...
Yani anlayacağınız üzere bir gün yetmiyor Eskişehir’i doya doya gezmeye, olanağınız varsa 2 gün ayırmakta fayda var, hem gece ışıltısını ve hareketini de görürsünüz. Bizim gibi haftada tek gün tatili olanları ise yeniden bir günlük Eskişehir gezisi bekliyor sanırım hızlı tren ile, bakalım bu geziyi ne zaman yapabileceğiz☺ O zamana kadar keyifle okuduğunuz bir yazı olduğunu umarak hoşçakalın☺

 

This slideshow requires JavaScript.

Ay çok heyecanlıyım, Şubat ayından beri uğramamışım ilk “bebeğime”…Dükkan koşturmacalarına ek ailemize yeni katılan tatlı üyemiz ile beraber buraları daha da boşlayacağım gibi görünüyor. Yılda bir iki yazı ekleyebilsem buna da şükür diyelim☺ Her ne kadar içime çok sinen bir gezi olmasa da Ekin ile yaptığımız bir yolculuk olması ve her türlü yolculuğu özlemem sebebi ile yazmadan geçemeyeceğim, anı olarak burada kalsın bakalım…Bursa ili sınırları içerisinde bulunan Gölyazı’ya nasıl gidilir ile başlayayım önce. Aracınız varsa Osmangazi köprüsünü kullanarak, İstanbul’dan çıkacağınız saate bağlı olarak, sabah trafiğine takılmazsanız 3 saatlik bir yolculuğun ardından Gölyazı’ya ulaşabilirsiniz. Aracınız yoksa Bursa’dan hareket eden minibüslerin seferlerini buradan  kontrol edebilirsiniz.
Nereden çıktı bu Gölyazı gezisi diyebilirsiniz… Haftada 1 gün tatilimiz olunca seçenekler daralıyor malum. Nereye gidebiliriz diye bakınırken birkaç yazı önüme çıkıverdi, üstüne bir de bir yazıda Sveti Stefan adasına benzetilmiş olduğunu okuyunca, adayı tepeden görme şansına erişmiş ve güzelliğine kapılmış biri olarak, işte o zaman hemen bir Pazartesi tatil günümüzde yolculuğumuzu planlayalım dedik.
Gölyazı’da neler yapılabilir ve burası ile ilgili hislerimiz konusuna gelince; köy oldukça küçük, maksimum 2 saat zaman ayırmanız yeterli olabilir, hatta planınıza Tirilye, Mudanya ya da Cumalıkızık ekleyebilirsiniz, böylelikle İstanbul’dan kalkıp o kadar yol almanız daha 
değerli olacaktır. Gölyazı, karaya bir köprü ile bağlanması açısından Sveti Stefan adasına benziyor, evet doğru, ancak o kadar… Köyün heryeri inşaat ve toz içerisinde malesef😞Uzun zamandır elime alamadığım fotoğraf makinem ile güzel köy evleri çekmeyi hayal ederken bu inşaat hali de mümkün kılmadı hayalimi… Tek avantajımız Pazartesi günü gittiğimiz için ortalığın sakin olmasıydı, haftasonları talep çok oluyormuş, toz ve inşaat kirliliğine ek bir de kalabalığı düşününce alınan zevk daha da azalabilir, aklınızda bulunsun tatil günlerinde gitmeyi düşünürseniz.
Yapılacak aktiviteler neler derseniz; 750 küsur yaşında olan Ağlayan Çınar ve Aziz Panteleimon Kilisesi’ni ziyaret etmek, Uluabat gölü üzerinde sandal turu yapmak,köy kahvesinde gözleme yiyip, ardından türk kahvesi içmek, göl kenarında bulunan restoranlardan birinde sazan ya da turna balığı yemek olabilir.
Bizim için 2 saatlik bir süre yeterli olduğundan ve daha önce bahsettiğim gibi o kadar yola, bir de bebekli yola -tahmin edersiniz ki bir nebze daha zor☺ – daha değsin diye rotamızı Bursa’ya çevirdik. Çocukluğumda annem ve babam ile çok sık giderdik akraba ziyaretleri için Bursa’ya, o yüzden ayrı bir yeri vardır benim gözümde güzel Bursa’nın…
Ve en çok da ailem ile gittiğim İskender hep anılarımdadır… Yarım porsiyon bile bitiremediğim dönemden bir keresinde 2,5 porsiyon yemişliğime kadar geniş bir dönem…. Hem dönerin lezzeti hem mekanın güzelliği hem de çok yoğun olup her seferinde çok sıra beklemiş olmamız hatırladıklarım… Anılarımdaki gibi Ünlü caddesi üzerinde bulunan İskender’in döneri yine harikaydı, üstelik gittiğimiz saatten ötürü sıra beklemeden servisin olması keyfi daha daha da arttırdı☺ İstanbul’a dönüş yoluna geçmemiz gerektiğinden şehir turu yapıp nostalji yapamadık Bursa’da gezilecek onca yer olmasına rağmen, artık bir dahaki sefere diyerek sadece Uzun Çarşı yakınında bulunan Fidan Han’da fincanda kahve keyfi yapmak için zaman ayırdık. Hayatımda içmiş olduğum en köpüklü ve dibinde hiç telvenin kalmadığı özel bir kahveydi, kesinlikle denemenizi tavsiye ederiz☺ Küçük bir önerim daha olacak naçizane… Bursa’ya gelip tahinli pide almadan da olmazdı, tam yolumuzun üzerinde tesadüfen aldığım yeri paylaşmazsam içim rahat etmez. Akşam çayın yanında yerken keşke daha fazla alsaymışız dedik ne yalan söyleyeyim…Tuz Pazarı Caddesi üzerinde yer alan Meşhur Börekçi Necati Usta’dan tahinli pide almadan dönmeyin kesinlikle☺
Umarım zevkle okuduğunuz bir yazı olmuştur, daha önce dediğim gibi Gölyazı kısmı biraz hayalkırıklığı oldu ama yolculuğun her türlüsünü seven biri olarak iyi ki yaşadık bu günü☺ Bir sonraki yazımıza kadar sağlıcakla kalın 🤗

dsc_0117Yaklaşık 3 ay kadar evvel planımızı yapmıştık sevdiğimiz bir müdavimimizin bebeğiniz doğmadan önce küçük bir kaçamak yapmanın bizim için iyi olacağına dair aklımızı çelmesinin ardından 🙂 İyi ki de çelmiş aslında, hem 2. evlilik yıldönümümüzü kutlamış hem de gördüğümüz ülke sayısına bir adet daha ek yapmış olduk 🙂 Bebeğimizin kanına az da olsa gezme ruhu da katabildiysek ne mutlu bize 🙂 Evet şimdi gelelim keyifli yolculuğumuza…

THY´nin İstanbul Atatürk Havalimanı´ndan hareket eden seferi ile yaklaşık 2 saat 20 dakika sürendsc_0012 bir yolculuğun ardından Nürnberg´e vardık. Her ne kadar pasaport kontrol için hızlı gittiğini düşündüğümüz sıraya girsek de Murphy kanununa uygun olarak kontrolden geçen son kişilerden olmayı da başardık 🙂 Bavulumuzu kaptığımız gibi doğruca metronun U2 hattının yolunu tuttuk metro biletimizi de alıp. Otelimiz, tren ve otobüs istasyonlarına çok yakın, zaten kalacağımız yeri http://www.booking.com ya da http://www.expedia.com üzerinden belirlerken en önemli kriterimizi ana istasyonlara yakınlığı oluşturuyor, sonradan da çok büyük rahatlık sunuyor gezerken bize… Otele giriş işlemlerimizi tamamladığımız gibi de kendimizi attık sokaklara… Hava kapalı, ama en azından yağmur yok, hatta içliklerimizi bile giymemize gerek kalmayacak nitelikte güzel bir hava derecesi… Başladık yürümeye elimizde otelden aldığımıimg_9692z şehir haritası ile, tabi yola çıkmadan önce gezeceğimiz noktaları işaretleyerek 🙂

Gezimize ilk olarak 2. Dünya Savaşı sırasında oldukça zarar görüp, sonradan yeniden onarılan St. dsc_0016Lorenz Kilisesi ile başladık. Kilisenin içinde en çok hoşumuza giden detay da kum üzerinde kalp çizilerek yerleştirilmiş dilek mumları oldu, e biz de eksik kalmadık tabi, dileğimizi diledik hemencecik 🙂

Kilisenin ardından pazar alanının da olduğu Hauptmarkt´a vardık, meydan oldukça keyifli, bir yandan mutlaka tatmanız gereken bu bölgenin simgesel çöreği Lebkuchen´in keyfini sürerken bir yandan da 19 metre yüksekliğinde Schöner Brunnen (Güzel Çeşme)´in çevresinde bulunan halkaları döndürerek –inanışa göre- kendinize bol şans getirebilirsiniz 🙂

dsc_0014Çeşmenin yakınında yer alan Frauenkirche (Old Lady Kilisesi)´ni de ziyaret ettikten sonra Alman Ressam img_9715Albrecht Dürer´in evinin önünden geçerek şehrin kalesi olan Kaiserburg´e vardık. Kalenin etrafında dolanıp, şehri tepeden izledikten sonra kendimizi aşağıya doğru St. Sebald Kilisesi´ne kadar saldık… Kiliseyi gezmenin ardından planımız Ortaçağ´a ait zindanları ziyaret etmekti, ancak 28 Şubat 2017 tarihine kadar kapalı olduğundan gezme şansımız olamadı, ama sizin şansınıza açık yakalarsanız Medieval Dungeons´ı mutlaka ziyaret edin. Hayalkırıklığımızın ardından Weibgerbergassse sokağı ile Maxplatz caddesinin kesistiği noktada bulduğumuz Bergbrand´da içtiğimiz cappuccino ilaç gibi geldi açıkçası 🙂 Gittikleri her yerde 3. nesil kahveci arayan bizler gibiyseniz, Nürnberg´deki ilk önerilerimiz arasında bunu sayabilirim…

img_9724Leziz bir kahve keyfinin ardından küçük bir adacık olan ve üzerinde köprüleri bulunan Trödelmarkt´a vardık. Kuyumcu dükkanlarının, butik mağazaların bulunduğu bu alanda dolaşabilir, şansınız güneş ışığı açısından yaver giderse nehrin üzerine yansıyan köprü ve ev fotoğrafları çekebilirsiniz 🙂  Adacığı gezdikten sonra Ludwigsplatz´a doğru rotamızı çevirdik evliliğin evrelerini simgesel olarak betimleyen Ehekarussell (Marriage Carousel) Çeşmesi´ni görmek üzere. Meydanda bulunan Brezen Kolb´dan sokak lezzeti bretzel alarak hem midenizi şenlendirebilir hem de ortamın keyfini sürebilirsiniz.

Biraz alışveriş yapayım derseniz Karolinenstrasse ve Kaiserstrasse caddelerini adımlayabilir, bol bol müdsc_0075ze gezmeyi severim derseniz de Rosa Luxemburgplatz´da bulunan Tarih Müzesi´ni, kalenin içinde yeimg_9869r alan Kaiserburg Müzesi´ni, Kornmarkt´a yakın mesafede bulunan Cermen Ulusal Müzesi ile İnsan Hakları Caddesi´ni ve pek çok farklı müzeyi ziyaret edebilirsiniz.

Şimdi gelelim yukarıda bahsettiğim Bergbrand´ın dışındaki, nitelikli kahve içecebileceğiniz diğer 3 keşfimize 🙂 Weberplatz´a yakın bulunan White Bulldog Coffee Roastery, AuBere Laufer Gasse caddesi üzerindeki Rösttrommel Coffee Roastery ve St. Lorenz Kilisesi´nin yakınındaki Machhörndl kahve meraklılarına güzel lezzetler sunuyor, bizden söylemesi 🙂img_9808

img_9871Kahvaltı için, tren istasyonunun içinde yer alan pastanelerde bretzel, alman pastaları (berliner), çörekler ve envai çeşitte tat bulabilirsiniz, şehrin içinde ise Casa Pane ile Konditorei Cafe Beer mutlaka denenmesi gereken yerlerden…Şinitzel ile mekanın atmosferi için Heilig Geist Spital Restaurant ve leziz bir hamburger ile kabuklu patates kızartması için ise Mam-mam Burger yemek mekanı olarak listenize alabileceklerinizden.

Nürnberg ile ilgili keşiflerimizin ardından ertesi gün Bamberg´e geçmek üzere planımızı yapıp, alarmımızı kurduk. Tren ve metro bileti almak o kadar kolay ki, ülkede yaşayan Türk nüfusunun da etkisi ile otomatlarda Türkçe dil seçeneği bile mevcut 🙂 Tren istasyonundaki Dean&David ile Berbeck´den kendimize sabah kahvaltısı alıp bir dsc_0169yandan onları afiyetle götürürken bir yandan da etrafı izlemeye koyulduk yol boyunca. Bu arada vücudumuza malesef bol bol şeker yüklemesi yaptığımız da doğrudur 🙂 🙂 Siz de fırınların özenle dizilmiş vitrinlerinin önünden geçerken gözlerinizi ayıramayacağınızı göreceksiniz 🙂 40 dakika süren tren yolculuğumuzun ardından, Bamberg´e vardığımızda, doğruca şehir merkezine doğru yürümeye başladık. 1993 yılından bu yana UNESCO Dünya dsc_0130Miras Listesi´ne dahil olan Bamberg´de Obere Brücke (Old Town Hall), Regnitz nehri boyunca sıralanmış evlerin bulunduğu ve Venedik´i andırması sebebiyle ‘Little Venice’ dsc_0086diye adlandırılan bölge, 1808 ile 1813 yılları arasında Bamberg´de yaşamış olan romantizm döneminde fantezi ve korku hikâyeleri yazarı, jüri üyesi, besteci, müzik eleştirmeni, çizer ve karikatürist E.T.A. Hoffmann´ın heykeli, Bamberg´in gotik kilisesi Church of Our Lady, Domplatz´da bulunan Bamberg Katedrali, şehri panoramik açıdan da izleyebileceğiniz ve eskiden Benediktin papazlarının dsc_0119manastırı olan St. Michael, Neptün Çeşmesi´nin, kafelerin ve alışveriş dükkanlarının bulunduğu Grüner Meydanı görülecek yerler arasında. İstanbul gibi 7 tepe üzerine konumlanan Bamberg´de yürümek bazen zor olabiliyor yokuş çık yokuş in derken bazı yerleri görememek mümkün olabiliyor. En basiti Alternburg Kalesi´ni görmek için dsc_0144Domsplatz´dan kalkan Bamberger Bahnen Hop-on/Hop-off tur otobüslerinden birini yakalamanızda fayda olabilir 🙂

Günübirlik gittiğimiz Bamberg´e bize ayrılan sürenin sonuna gelmeden önce de Cafe Müller´de kahve keyfi ve Kerling´s Feinbackerei´den aldığımız evyapımı tatlı çörek hazzı da günümüzü daha da güzelleştiren detaylar oldu. Son kez şehrin güzelliklerine veda ederken Nürnberg´e varmak üzere geri dönüş yolculuğumuza başladık, bir yandan da ertesi gün için yapacağımız planın heyecanı ile 🙂

dsc_0186Rotamızın 3. ve son durağı  Münih´e gitmek için tren ile mi otobüsle mi seyahat etsek diye karar vermeye çalışırken aynı sürede varmasına rağmen tren bilet fiyatlarının çok daha pahalı olması sebebiyle Flixbus otobüs seferlerini tercih ettik. Ertesi sabah 6:30´da hareket edecek olan seferimiz için hazırlıklarımızı tamamladık, gezeceğimiz yerlerin ve özellikle ziyaret edeceğimiz kahve dükkanlarını not ettik. Elbette gezemediğimiz yerler de kaldı, ama günün sonunda iyi ki Münih´e gittik gördük dedik, azıcık da güneş açınca keyfimiz daha da yerine geldi 🙂

Şehrin merkezinde bulunan Karlsplatz, Odeonsplatz ve Marienplatz üçgeni arasında saatlerce yürüyebilir, dsc_0235biraseverler için Hofbraühaus´u ziyaret edebilir, çiçekçi, şarapçı, peynirci, sebzeci, meyveci, mezeci, ne ararsanız dsc_0211bulabileceğiniz Vikualienmarkt´ın içinde kendinizi kayebedebilir, St. Peters Kilisesi´ni gezebilir, 297 basamak çıkarak tüm şehre hakim olabileceğiniz manzarayı izleyebilir, merdiven tırman in derken kaybettiğiniz enerji ihtiyacınızı Rischart´dan alacağınız krapfen çeşitleri ile yeniden doldurabilirsiniz 🙂 Enerjinizi topladıktan sonra ressam ve heykeltraş img_9833iki kardeşin kendilerine özel olarak yaptırdıkları Asam Kilisesi, 2. Dünya Savaşı sırasında oldukça hasar gören ve 1991 yılında yeniden onarılan Heilig Geist Kilisesi ile henüz restorasyonda olan ama içini dsc_0268dolaşabileceğiniz Theatiner Kilisesi´ni ziyaret edebilirsiniz. Şehrin eski merkezini tamamladıktan sonra yine Münih´in merkezinde bulunan ve Avrupa´nın en büyük park alanlarından biri olan English Gardens´ı adımlarken bol oksijeni içinize çekebilir, şansınız yaver giderse parkın haritasında da işaretli Eisbach´ı ziyaret ederek nehir üzerinde sörf yapanları izleyebilirsiniz. Biz malesef bu anı yakalayamadık, hava şartları nedeniyle sanırım kimse ortada yoktu, ama harika fotoğraflar yakalanacağına eminim 🙂

Eğer vaktiniz kalırsa, Avrupa´nın sayılı büyük sarayları arasında yer alan Nymphenburg Sarayıimg_9816´nı ve sarayın içinde bulunduğu Schloss Nymphenburg Parkı gezebilirsiniz. Sınırlı olan vaktimizde biz malesef bu mekanı görmektense listemizde olan kahve dükkanlarını keşfetmeyi tercih ettik 🙂 Mariensplatz´e yakın bir konumda bulunan Man versus Machine Coffee Roasters ile Elisabethplatz´ın içinde yer alan Standl 20 kahveseverler için özellikle önereceğimiz yerlerden ikisi. Bu kadar gezdiniz, yürüdünüz, dolaştınız, karnınız da acıkmaya başladı ve güzel bir pizza yemek isterseniz de güzel bir atmosfere sahip La Vecchia Masseria restoranını deneyimleyebilirsiniz.

Evet, 3 gün, 3 şehir gezimizi de 3 kişi olarak 🙂 tamamlamış olduk, geriye de bize güzel anılar kaldı 🙂 Sizin de sonuna kadar zevkle okuyabildiğiniz bir yazı olmuştur diye ümit ederek, bir sonraki yazımın ne zaman olacağına dair belirsizlikle birlikte sizlere şimdilik hoşçakalın diyorum 🙂

This slideshow requires JavaScript.

dsc_0556Ocak ayında planını yapmış olduğumuz seyahatimizin Atina etabını bir önceki yazımda paylaşmıştım ve şimdi geldi sıra, tüm yaz boyunca masmavi, berrak sularda çekilen fotoğraflara ağzımız sulanarak bakarken kendimizi o güzel derinliklere bırakacağımız ana…Milos Adası´nın güzelliklerine…

Önce nasıl gidilir”´den bahsedeyim; İstanbul´dan Atina´ya ulaştıktan sonra, ya feribot ile ya da uçak ile adaya ulaşımınızı sağlayabilirsiniz. İlk planımız feribot ile gidip, uçak ile dönmek yönündeydi, bu şekilde de biletlerimizi Ocak ayında organize etmiştik, ancak seyahatimize yaklaşık 2 hafta kala feribot seferinin iptaline ilişkin bilgilendirildik, alternatif olan seferlerin de hem Ocak ayında aldığımız fiyattan, hem de o gün itibariyle mevcut olan uçak biletlerinden daha yüksek olması sebebiyle, iptalini yaptırıp gidişimizi de uçak ile yapmak durumunda kaldık. Ama “her işte bir hayır vardır” diyerek yolumuza devam ettik elbette 🙂

20160913_060358571_iosvsOlympic Air ile yaptığımız 45 dakikalık bir uçuşun ardından miniminnacık bir havaalanına varıyoruz, pervaneli uçağımızın önünde fotoğraf çekilmeyi de es geçmeyerek tabi 🙂 Bavulumuzu teslim aldıktan sonra merkeze ulaşım için otobüs saatlerine baktığımızda daha çok zamanın olduğunu görünce burada vakit kaybetmeden, taksi ile ulaşımı tercih ediyoruz 2 yolcu ile aracı paylaşarak… İki kişi toplam 12 euro ödeyerek otelimizin olduğu liman bölgesi Adamas´a 10 dakika içerisinde ulaşmış oluyoruz. Ocak ayında planı yaptığımızda feribot ile gideceğimizi düşünerek feribota mesafe olarak yakın Lagada Beach Hotel´i seçmiştik, “nerede kalınır” ile ilgili olarak, feribot ile gitmeyi tercih etseniz de etmeseniz de, bu oteli hem konumu hem de denize plajı olması açısından kesinlikle tavsiye ederiz.

Son zamanlarda eminim sizin çevrenizde de Yunan Adaları´nda tatil çok kez gündeme gelmiştir gerek gidilen mekanlardaki servisin özeni,dsc_0309 gerek yemeklerin lezzeti, gerekse ulaşımın kolaylığı gibi pek çok açıdan… Her ne kadar Halkidiki, Patmos, Girit, Sakız ve birkaçı daha en çok bahsi geçenler arasında olsa da, eğer çok Türk ile de karşılaşmayayım diyenlerdenseniz, işte size bir cennet 🙂 Milos Adası; dünya turizmi için tanınmış adalar olan Mikanos ve Santorini´nin de içinde yer aldığı Kiklad Adaları´ndan biri. Yanardağ kökenli bir ada olması sebebiyle kıyılarında beyaz ve sarı rengin hakim olduğu plajlardan, beyaz, kırmızı, sarı veya siyah kayalarla çevrili çakıltaşlı koylara kadar çeşitliliği görmek mümkün.

Ada´da “neler yapılır”  kısmına gelelim şimdi… Toplam 5 gün ayırmıştık ada gezimize, hem yüzmeye, hem yemeye, hem de etrafı keşfe yeterli zamanımız olsun diye… İlk günümüz için normalde otelin plajında vaktimizi geçirip, yayma planımız varken, havanın çok rüzgarlı olması sebebiyle, önce bir denize dalıp hasret giderdikten sonra etrafı keşfe başlayalım dedik. Ada´da pek çok yere otobüs ile ulaşım mevcut ancak gitmeden önce hazırladığımız “görülecek yerler” listemizin hepsine otobüs ile ulaşımın olmadığı,  ya taksi ya da kiralık araç ile ulaşılabileceği konusunda bilgilendirdi bizi otel´in resepsiyonisti…

Cafe, restoran, hediyelik eşya dükkanları ve tekne turu organize eden acentelerle dolu Adamas´da küçük bir tur yaptıktan sonra, Milos´da günbatımının en güzel izleneceği noktaya gidelim dedik, hazır oraya otobüs ile ulaşım varken. Plaka, deniz seviyesinden 220 metre yükseklikte, bir tepenin üzerinde, Milos Adası´nın en önemli yerleşkesi. Trip Advisor gibi pek çok yerde bahsi geçen ve günbatımının en güzel izlendiği konusunda önerilen dsc_0233dsc_0225Utopia Cafe´yi ararken, birden önümüze çıkıverdi, öyle doğru bir zamanda gelmişiz ki, saat 18:00´de servis vermeye başlayan cafe, kapılarını açıyordu. Biz de en önden bir masaya yerleşiverdik, bir yandan da keşif için bizi bekleyen Plaka´nın sokaklarında aklım kalmıyor değildi… Seçim yapmak zorundaydık, koştura koştura gezmektense, ilk akşamımız için günbatımını izlemekten yana oyumuzu kullandık, yeniden Plaka´ya gelmek konusunda da hemfikir olarak. O yüzden size tavsiyem, eğer gün kısıtınız da var ise, Plaka´ya en geç 16:00 gibi ulaşıp, hem size ilginç dsc_0437sürprizler sunabilecek sokakların arasında gezinebilir, hem tepedeki kaleye tırmanabilir, gerek buradan ya da Utopia Cafe´den günbatımını izleyebilir, hem de akşam yemeği için çokdsc_0219 şeker bir aile işletmesi olan Archontoula Restoranı´nda güzel müziğin eşliğinde akşam yemeğinizi yiyebilirsiniz. Çok güzel bir “öğleden sonra” programı olacağından emin olabilirsiniz 🙂 Plaka ile ilgili küçük bir ek; Eylül ayı gibi gitme planınız var ise, mutlaka yanınıza uzun kollu bir şeyler alın ki, üşüme hissi, o anın tadını çıkarmanın önüne geçemesin… Plaka´dan 20:50 otobüsü ile yeniden Adamas´a geri döndük, adada hiçbir yeri kaçırmak istemediğimizden araç kiralama acentelerinden birine daldık. Motorsiklet, ATV, UTV ya da araba içinden, her ne kadar çarpışan arabadaymışsın hissi verse de 20160914_112311121_iosUTV ya da nam-ı diğer buggy kiralamaya karar verdik. Eğer 2 kişi iseniz, ada içinde en keyifli ulaşım yollarından biri olarak, kesinlikle tavsiye ederiz, yokuş çıkarken biraz zorlansa da, kullandığımız gün boyunca çok memnun olduk performansından…Buggy´i de kiraladıktan sonra ertesi günkü planımız için hazırdık. Ada´nın kuzey kıyısında bulunan Firopotamos, Mantrakia, Sarakiniko, Papafragas,  Pollonia, Klima ve yine yeniden Plaka rotamızda olan yerlerdi. Firopotamos, Mantrakia ve Sarakiniko ile ilgili ne yazsam az, bu yüzden sözü fotoğraflara bırakıyorum 🙂 Ada´nın bu sahil kasabalarını gezecek fotoğraf meraklılarına tavsiyem, sabah saatleri, güneş ışığını yakalamak için uygun saatler, aklınızda bulunsun 🙂 Biz şansa doğru zamanda gittik, en azından bu yazıyı okuyanlara küçük bir katkımız olsun, değil mi? 🙂

This slideshow requires JavaScript.

Papafragas, çok da ilgimizi çekmedi, ama listemizde olduğu için kısaca bir uğradık, ama gitmezseniz de bir şey kaybetmezsiniz diyebileceğimiz bir yer… Pollonia ise uzun plaja sahip, yemek konusunda pek çok alternatif restoran içeren bir sahil kasabası. Pollonia´yı gezdikten sonra istikamet, doğğğğruuuu, fotoğraflarda görüp bayıldığımız ve aynılarından çekmeyi iple beklediğim Klima´ya… 🙂 Bu noktada da yine sözü fotoğraflara bırakacağım, en güzel onlar anlatıyor bu güzel renkleri çünkü 🙂 Fotoğraf meraklılarına bir tüyo vermeden de geçemeyeceğim, akşamüzeri saatleri, ziyaret ve fotoğraf için en güzel saatler, aklınızda bulunsun 🙂

This slideshow requires JavaScript.

Güzel yerler görmenin mutluluğu ve sarhoşluğu ile Adamas´a geri dönüyoruz…Ertesi gün yapacağımız tekne turu ile ilgili olarak acenteler arasında gidip geliyoruz ve en son bir karara varıyoruz ki, size de kesinlikle tavsiyemiz olur eğer sizin için de önemli kriterler hem Kleftiko´yu görmek hem de çok da fazla karada vakit kaybetmeden Ege sularındadsc_0522 bolca yüzmek ise. Tahmin edeceğiniz üzere, farklı özelliklerde tekneler, farklı rotalar ve farklı fiyatlandırmalar mevcut. İçlerinden en uygunu olarak gördüğümüz, Milos Travel´ın turlarından biri oldu. Adanın tüm çevresini görme ve 4-5 faklı noktada yüzme imkanı sunan “Around Milos Cruise” ile adanın hemen yakınında bulunan Kimolos Adası´nı da ziyaret etme şansı bulabiliyorsunuz… Yeniden buggy kiralamamız gerekir mi diye de bakıyoruz tüm geçtiğimiz koylara, adanın güney kıyısında bulunan Provatas, Firiplaka, Tsigrado ve Paleochori´ye karadan gitmeyi planlıyorduk çünkü. Tekne turu sayesinde hem bir önceki gün karadan gitmiş olduğumuz Sarakiniko ile Klima´yı denizden izleme ve fotoğraflama şansı buluyoruz, hem de Papafragas´ın karşı hizasında bulunan volkanik oluşum kaya Glaronissa´yı görüyoruz. Tekne ile tam turun faydalarından bir diğeri de, dsc_0542Tsigrado´ya karadan varıldığında plaja, çok dar bir yerden ip yardımıyla ve ardından da ahşap merdiven kullanarak inilebiliyorken, denizden yüzerek plaja çıkması pek kolay 🙂 Ya karadan, ya denizden bu plajı kesinlikle kaçırmamalısınız!!! Tsigrado´dan sonra en bayıldığımız plaj ise Paleochori oldu, görür görmez dedik ki bir günümüzü buraya ayırmalıyız… Böylelikle ertesi gün için de planımız belli olmuştu, hazır Adamas´dan otobüs ile ulaşım da varken… Paleochori plajı´na kesinlikle bir tam gün ayırmanızı tavsiye ederiz, ancak bir not ekleyeyim, duş yok çoğu plajda, tuzlu kalmaya değiyor ama benden söylemesi 🙂 Aqua Locca´da iki şezlong ve bir şemsiye için 6 euro ödeyerek, tüm günümüzü pembemsi kayalarla süslenmiş, masmavi sularda yüzerek geçiriyoruz…

This slideshow requires JavaScript.

Evet gelelim şimdi de “nerede ne yenir, ne içilir”  ile ilgili önerilerimize:

20160914_054959343_iosAdamas´da Artemis Pastanesi´nde taze sıkılmış portakal suyu ile peynirli börek; 20160913_112007944_iosTa Pitsounakia Restaurant´da musakka; Marianna Restaurant´da buharda pişmiş midye ve ızgara kalamar; Paradosiaka Pastanesi´nde evyapımı olarak hazırladıkları minik dondurma çubukları; Yankos ‘da pita souvlaki; Mikro Bar´da mojito….

Adamas´ın lezzetlerine çok önemli bir ek… O!hamos! Restaurant hakkında pek çok yerde öneri yazısı okuyabilir ya da size tavsiye edilen restoranlar 20160916_175422980_iosarasında halk esnafından duyabilirsiniz. 15 dakikalık bir yürüme mesafesinde olan bu restoranda maalesef rezervasyon kabul etmiyorlar, kapıda kuyruk beklemek durumunda kalabilirsiniz, ama pesetmeyin, mutlaka gidin 🙂 Porsiyonlar çok büyük, sipariş ederken aman dikkat 🙂

Plaka´da Utopia Cafe´de günbatımı eşliğinde coufeto isimli tatlı; Palaios pastanesi´nin, 20160913_152456625_ioszaten içeriye girdiğinizde endamı ile hemen dikkatinizi çekecek milföy pastası; Archontoula Restoranı´nda safran soslu midye…

mussel-plakaSarakiniko´ya vardığınızda travertenlere inmeden önce Kantina isimli karavan cafe´den espresso freddo ile cappuccino freddo -bizce Atina ve Milos gezisi boyunca içtiğimiz en emek sarfedilmiş ve en leziz freddolardı 🙂 -…

Pollonia´da sahilde bulunan Gialos Restaurant´da taze patates ile hazırladıkları domates 20160915_115223513_iossoslu patates kızartması ve Yunan usulü hazırladıkları spagetti…

Kimolos Adası´nda Raventi Cafe´de oturup espresso freddo eşliğinde çikolatalı tart….

Benden şimdilik bu kadar, özetle; Milos Adası´nın güzellikleri kesinlikle görülmeye değer, yazım da size ilham verdiyse ne mutlu bana diyerek, bir sonraki yazıma kadar hoşçakalın diyorum 🙂