Archive for the ‘Gezi’ Category

Yazıma şu cümle ile başlamak istiyorum… Kurumsal hayat candır… Varsa kurumsal hayattan sıtkı sıyrılan, gelip beni bulabilir, kendi işinin sahibi olduğu dünyayı da deneyimlemiş biri olarak eğer çalıştığın bir kurum var ise, avantajlarını sayabileceğim bir dünya liste sayabilirim size.. Ve listenin en başına da muhtemelen gezmeyi seven bizler için sahip olduğunuz tatil günlerini koyabilirim. Hele bir de Pazartesi ya da Cuma gününe denk gelen resmi tatiller ile birleştirilen haftasonları ile oluşan kısa tatiller ilaç gibi gelir. İşte bu tatil rotamız da bu şekilde doğdu zaten… Uzun zamandır hayalimde olan lavanta tarlalarını sanal alemde görmekten öteye gidip kendim deneyimleyebilecektim artık.. Lavanta kokulu köyün içerisinde buram buram kokan lavanta kokusunu içime çekebilecek, tarlalar arasında oğlumuzun, kendimizin ve tabiki lavantaların fotoğrafını yakından çekebilecektim. Internet araştırmalarından gideceğimiz tarihin de nispeten uygun olduğunu anlayınca hemen yapıştırdık bu tatili 3 güne… Evet 3 gün için o kadar yol uzun gelebilir gözünüze ama kesinlikle son damlasına kadar değdi, kesinlikle tavsiye ederim 😊 Bunu biz bir de 2 yaşında çocuk ile yapabildiğimize göre siz düşünün, o kadar da zor değil yani 😊

Önce Lavanta Kokulu Köy´e nasıl gidilir ile başlayalım bakalım… Isparta´ya uçak ile gidip oradan araç kiralayarak gezebilirsiniz, elbette bu bir seçenek ama kendi aracınızla giderseniz de yolculukta göreceğiniz manzaralar seyahatinize daha fazla keyif katacaktır, hatta güzel sürprizler bile bekliyor olabilir sizi… O yolu çok gitmişizdir, daha önce dikkatimizi çekmemiş de olamaz, muhtemelen bu tarihte o yolu arşınlamamışız, görmemek imkansız çünkü… İnönü ve Afyon arasında sarıya boyanmış ayçiçeği tarlaları gözlerinizi şenlendirecek ve belki de hayalini kurduğunuz kareleri burada yakalayacaksınız ayçiçeği tarlaları içerisinde 😊 6 saatlik bir araba yolculuğu görülse de ihtiyaç molaları, ayçiçek tarlalarında fotoğraf molası derken 9-10 saatte tamamlanabiliyor bu yolculuk, aman acelemiz yok, sağ salim gezelim yeter sonuçta 😊

Nerede kalınır ile ilgili bilgiye geçerken en başta en temel bilgi olarak, Haziran ayı ortasından Temmuz ayının ortasına kadar olan dönem asıl ziyaret zamanı olduğundan bu tarihlerde yoğunluk olabiliyor, eğer tatilinizi planlayacaksanız, kalacağınız yeri çok önceden ayırtmanızda fayda var, yer bulamama riskini önlemek adına 😊 Keçiborlu ilçesinde yer alan Kuyucak köyü´nde kendi evlerinde misafir ağırlayan ailelerin evlerinde konaklayabilirsiniz, Kadın Girişimciler Kooperatifi Başkanı ile görüşüp yerinizi ayarlayabilirsiniz, dilerseniz cep numarasını yazabilirim. Otelde konaklamak isterseniz Lavanta Villa ile Aliya Garden seçenekler arasında. Ama biz rezervasyon için biraz geç kaldığımızdan bunların hiçbirinde yer bulamadık ve Isparta´da Devin Otel´de kaldık, özellikle rotamızı Eğirdir gölü´nü de eklediğimiz için Isparta´da konaklamak bizim için çok uygun oldu. Toplam 3 gününüz var ve 3 gün boyunca tarlalarda yatıp kalkmak, günün farklı saatlerinde farklı ışık yakalayarak lavantaları fotoğraflamak istiyorsanız köyün içerisinde kalmanızı öneririm ama bizim gibi bebekli iseniz bunu hayata geçirmeniz tahmin edeceğiniz üzere imkansız 😊 Bulduğumuz ışık ile idare ettik artık tabi, o yüzden süper kareler yakalayamadım ama hiç yoktan iyidir tabi, buna da şükür 😊 Toplam 3 gününüz var, yollar dahil tabi, lavantalara ek bonus bir yer daha göreyim, Eğirdir gölü için pek güzel diyorlarmış görmek lazım derseniz de bu durumda Isparta´da konaklamak gayet uygun oluyor, aklınızda bulunsun plan yaparken…

Evet şimdi gelelim gezimiz ile ilgili diğer detaylara:

  • İstanbul´dan aracınız ile sabah 5 sularında yola çıktıysanız kahvaltı molası için İnönü´nde bulunan Yeni Lokanta isimli restoranı düşünebilirsiniz. Saçta yaptıkları menemeni mutlaka deneyin 😊 Bebekli gezenlerdenseniz alabalık havuzundaki balıkları izleyerek çocuk eğlemek de mümkün 😊
  • Kahvaltı molanızın ardından biraz yol aldıktan sonra Afyon´da bulunan Dinar Belediyesi´ne ait Suçıkan Park Tesisleri´ne kısa da olsa uğramanızı tavsiye ederim. Şelalesi ve pırıl pırıl küçük gölü ile sizi şaşırtabilir 😊
  • Lavanta Kokulu Kuyucak Köyü´ne girmeden once öbek öbek farklı lavanta tarlaları görebilirsiniz, nispeten sakin, çok kalabalık olmayan bu tarlalarda fotoğraf çekimi yapabilirsiniz, ama panik yapıp aman bumuymuş demeyin, evet upuzun kilometrelerce mor tarlalar göremeyeceksiniz belki ama yine de güzel kareler yakalayacağınız kesin.
  • Lavanta Kokulu Kuyucak Köyü´nde yemek seçenekleri çok fazla değil, o kadar ziyaretçiye yetişebilmek adına genellikle gözleme ve bazlama tost mevcut. Bizim şansımıza tam o gün Kadınlar Kooperatifi´nde köfte vardı, menüye kanıp vazgeçmeyin, ekstra birşey olup olmadığını mutlaka sorun sizinle ilgilenen garsona…
  • Lavanta tarlaları arı vızıltısı ile kaynıyor, ama sokulma vakası yaşamadık, umarım siz de yaşamazsınız, genel olarak aklınızda olsun, eğer alerjik bir durumunuz varsa bu bilgi kritik olabilir…
  • Köyden alabileceğiniz envai çeşitte ürün var, lavanta kesesinden lavantalı sabuna, lavanta yağından lavantalı oda spreyine kadar…
  • Lavantalı dondurma yemeden kesinlikle dönmeyin…
  • Buralara kadar gelmişken Kuyucak Köyü´ndeki lavantalar ile kendinizi sınırlamayın, Burdur gölü manzaralı Lisinia Doğa Proje Alanı´nı ziyaret edin. Türkiye´nin farklı yerlerinden hasta ve yaralı yaban hayvanlarının rehabilite edilerek doğaya kazandırıldığı bir park burası. Uğramadan geçmeyin…
  • Ve asıl, mutlaka ve mutlaka üşenmeden gitmeniz gereken yere geliyorum şimdi, hazır mısınız? Lavanta Deresi… İşte sonunda nispeten upuzun tarlaları görebileceksiniz burada, o yüzden sakın es geçmeyin. Hayalinizdeki kareleri burada yakalamanız çok mümkün 😊 Eğer vaktiniz ve olanağınız varsa gün doğumundan gün batımına kadar orada bulunup günün her ışığında farklı renkler ve farklı enstantaneler yakalamayı denemeyi düşünebilirsiniz 😊

  • Tüm gün o tarla bu tarla gezdiniz, e acıkmışsınızdır artık, Burdur´da Şişçi Kadir, akşam yemeğiniz için ideal olabilir. Burdur şiş gayet lezzetli, mekan da oldukça hareketli.

Lavanta kokulu gezimizle ilgili notlarımı paylaştıktan sonra şimdi gelelim gezimizin bonusu olan Eğirdir gölü´ne…Bu arada bu yaşıma kadar Eğridir diyip durduğum yerin adını doğru dürüst şimdi öğrenmem de enteresan oldu, neyse bilmemek değil öğrenmemek ayıp sonuçta, değil mi? 😊

Yapılacak çok şey yok burada ama manzarası ile sizi şaşırtabilir. Bir gününüzü buraya ayırmanız yeterli, dilerseniz yarımadada yürüyüş yapabilirsiniz ya da plajlarında yüzebilirsiniz, dilerseniz yüzen bot ile göl üzerinde piknik keyfi ya da manzara eşliğinde Big Apple Restaurant´da balık, meze ve bira/rakı keyfi yapabilirsiniz. Yavaş şehir (Cittaslow) olarak geçen Eğirdir gölü´nde şansımıza oldukça aksiyonlu bir gün geçirdik aksine, 17.si yapılan Ulusal Eğirdir Triatlon ve Aquatlonu sayesinde.

Gezilecek yerler listesine bir tik daha atmış olmanın gururu ile Isparta´da akşam yemeğini nereye yiyebileceğimizi araştırmaya koyuluyoruz. Genel öneriler Kebapçı Kadir, Ferah Restaurant ve Hacıbenlioğlu yönünde idi. Pazar günleri Ferah malesef kapalı, diğer ikisinde de akşam saat 8 sularında pek birşey kalmamıştı yoğunluktan ötürü, neyse ki Hacıbenlioğlu´nun son şişlerini biz kaptık 😊 Kesinlikle yediğim en güzel şişlerden (kıymadan yapılan) biriydi diyebilirim, mmmmmm ağzım sulandı yine resmen 😊

Bu arada Isparta ara sokaklarında gezerken, boza sever birisi olarak dikkatimi çeken ufacık bir dükkan oldu, sanırım yaz nedeni ile kapalıydı ama açık olsaydı denemek isteyeceğim yerlerden biri olarak aklımda kaldı, belki bir gün deneme fırsatı bulurum, kim bilir? Dükkanın adı; Günnaz Salep Boza, aman sizin aklınızda olsun, açık görürseniz bir bardak boza benim için de için 😊

3 güne bizim sığdırabildiklerimiz bu kadar, elbette daha çoook gezilecek yer var Isparta´daki Davraz Kayak Merkezi´nden tutun da Yazılı Kanyon Milli Parkı´na kadar… Bunları da başka bir zamana artık diyerek bir sonraki yazıma kadar sevgiyle kalın diyorum 😊

Advertisements

Tüm yol boyunca mı gidilir pembenin elli tonunda zakkumlar eşliğinde… Aydın´dan itibaren çiçeklerle bezenmiş yollarda sürüyor yolculuk, gözümüz daha yeşil ve maviye doymaya başlamadan pembelerle şenlenmişti bile 😊

Daha o sırada bebekli bir tatil için Haziran ayında Datça tatili planlamanın yanlış bir karar olduğunun farkında olmayan masum tatilcilerdendik…

Datça´da nerelerde yenir, nerelerde yüzülür, nerelerde kalınır kısmına geçmeden önce bebekli tatil yapacaklar için sıcağı sıcağına iki önerim olacak:

  • İstanbul´dan Datça´ya araba ile ulaşacaksanız siz de bizim gibi, bir gece Akhisar´da Palm City Hotel´de konaklayarak yolculuğu 2 bölüm halinde tamamlamanızı öneririm. Yoksa molalarla beraber 16 saate yakın yolculuk, hele bir de bizimki gibi oto koltuğuna oturmayan versiyon bir bebeğiniz varsa, baya zorlayıcı olacaktır… Bizi baya rahatlattı kendi deneyimimiz olarak 😊
  • Datça´da deniz suyu Temmuz ayından önce ısınmıyormuş, eğer bebeğiniz/çocuğunuz da denize girebilsin istiyorsanız gideceğiniz ayı bu bilgi eşliğinde yeniden değerlendirmenizde fayda var kesinlikle 😊

Bu küçük önerilerden sonra gelelim gezimizin detaylarına… Yolculuğunuzu önerim üzerine konaklamalı olarak ikiye böldüyseniz Akhisar´dan sabahın erken saatlerinde çıktığınızda, hem kahvaltı yemek hem de ilk molanızı vermek için işte size harika bir öneri… Aydın´ı geçtikten sonra Çine yolunda bulunan Edis Dinlenme Tesisi… Hem kahvaltısı güzel hem de çocuklara yönelik oyalayıcı pek çok oyuncak var, bisikletten salıncağa kadar… Bebekli tatil yapanlar için bulunmaz nimet gibi geliyor araba yolculuğundan sonra 😊

Datça´da nerede konaklamalı kısmı biraz göreceli… Bugünki aklım olsaydı, suyun buz gibi olacağını bilseydim, o zaman kesinlikle Datça merkezde bir pansiyon seçerdim. Ama aylar önce nerede kalacağımız konusunu internet sitelerinde araştırırken, öncelikli kriterim deniz kenarı olsun ki sabah erkenden kalkıp kuzucuk ile babası mışıl mışıl uyurken denize girebileyim idi. Bunu sağlayacak öyle uygun bir fiyatta otel bulmuştum ki Datça merkez´de kalsam o fiyata bir yer bulamayacağımdan hemen rezervasyonumuzu yapmıştım Adaburnu Gölmar Otel´e. Herşey dahil konsept olan bir otel… Zaten oldum olası sevmem herşey dahil otelleri. Ama gün içinde orada vakit geçirmeyeceğimizi, sürekli gezeceğimizi düşünerek, en azından yüzümü yıkamadan suya atlayabileceğim düşüncesi beni çok heyecanlandırmıştı… Ne bileyim o zamanlarda, Ekin´i virajlı yollarda gittiğimiz zaman yol tutacağını ve kusacağını, gezebilsek dahi deniz çok soğuk olacağı için sabah denize girmek ne kelime, günün en sıcak saatlerinde bile Ekin´i denize sokamayacağımızı, otelin önündeki denizin yüzmek için o kadar güzel olmadığını vs vs….

Neyse her işte bir hayır vardır diyerek, ilk gün bir tür şok atlatarak, otelin ücretini iade almayı deneyip Kaş´a geçmeyi dahi düşünerek, ama bir yandan o yorgunluğun üstüne midesi yolculuğa yenik düşen kuzumuz ile 400-500 km ilave yol nasıl yapacağız, diğer yandan bu soğukta Ekin´i denize nasıl sokacağız düşünceleri arasında gidip gelirken otel ücretinin iadesini alamayacağımızı öğrenince kaderimize razı olduk ve kalmaya karar verdik. Neyse ki ikinci günden itibaren tatilimizin tadını çıkarabildik 😊

Siz siz olun eğer çok çok aşırı uygun bir fiyat yakalamadıysanız ve önceliğiniz denize girmek, lezzetli yemek yemek ise Adaburnu Gölmar Otel´de kalmayın. Genelde hiçbir yeri kötülemek ya da ekmek teknesini baltalamak istemem ama verdikleri yemekler baya kötüydü, ama tesis gayet güzel, tesisin hakkını vermek lazım o ayrı, gerçi biz ilk günümüz hariç sabah kahvaltı dahi etmeden başka diyarlara gitmeye çalışıyorduk nispeten daha az virajlı yollar seçerek tabi kuzumuzu da düşünmemiz lazım😊

Datça´da nerelerde yüzülür kısmı derya deniz… Bilimum bük uzantılı koyların hepsi çok güzel, Ovabükü, Palamutbükü, Hayıtbükü ve bu yollarda aralarda göreceğiniz tesissiz masmavi koylar… İstanbul´dan araç ile gitmenin en büyük avantajı burada zaten, doyasıya dilediğiniz koyda mola verebilirsiniz. Ama bebekliler için bu nispeten biraz daha meşakatli tabi, bizim seçimimiz 2 yaş bebek ile tesisli koylar yönünde oluyor bu aralar tabi 😊 Az büyüsün belki çadırlı tatiller planlarız 😊 Bu bük´lerden sadece birini,  Palamutbükü´nün suyunu ilk günümüzde deneyimleme şansımız oldu ve ağzımızın payını aldık… Son 4 gündür aşırı rüzgar yaşanıyormuş Datça´da ve bizim ilk günümüz de bu rüzgarlı havanın son gününe denk gelmişti ve su da bu serinlikten nasibini almış tabi, ÇİVİ gibiydi resmen. O an baya bir üzüldük of keşke daha sıcak denizi olan bir yere gitseydik gibilerinden ama ertesi gün toparladık sayılır durumu 😊

Ekin´i yol tutması sebebiyle çok da uzaklara gitmeden yakınlarda bir yer deneyimleyelim istedik. Adaburnu Gölmar Otel´e yakın ama daha korunaklı bir koyu olan Perili Bay Resort´da ikinci günümüzü geçirdik, tesis çok güzel, denizin sıcaklığı da koy olmasından ötürü nispeten daha ılık. Herşey dahil konsept bir otel arıyorsanız burayı kesinlikle tasviye ederiz, yemekleri de gayet lezzetli 😊 Günübirlik olarak da tesisten faydalanabiliyorsunuz.

3. günümüzü, nispeten daha ılık sular keşfettiğimiz, Datça merkeze yürüme mesafesinde olan Taşlık Plajı´nda geçirdik. Doğal kaplıcanın olduğu gölde yüzebilir, gölden akan suyun denizde birleştiği noktada ılık suyun tadını çıkarabilir, ya da denize dalabilirsiniz. Akan suyun hemen kenarında bulunan Bondi Beach´de konumlandık 2 gün boyunca, en azından Ekin´i az da olsa suya sokmayı başarabildik burada. Yiyeceklerini de önereceğim bu mekan, akan su sesleri eşliğinde, gayet keyifli…Datça merkezde bir de Kumluk plajı var, adından anlaşılacağı üzere plajı kum, orayı deneyimlemedik ama bebekliler için uygun olabilir gibi geldi gözümüze…Ekin için taş, kum farketmediği için, denize de sıcak akan su olması sebebiyle biz Taşlık plajı tercih ettik.

5. Günümüzde, hazır Ekin de artık yollardan dinlenmişken, hadi dedik az yol yapalım Knidos´a gidelim… Datça´nın en güzel yanı, henüz çok keşfedilmemiş ve ultra şıkıdım şıkıdım tesislerin buralarda kurulmamış olmaması… Kaş´da Hidayetin Koyu´nun eski halini bilenler ne demek istediğimi anlamıştır 😊 Knidos işte tam o dediğim yerin eski hali gibi… Denizi mükemmel, ama tabiki serince… Eğer çok sıcaktan başınız dönmezse Knidos Antik Kenti´ni de gezebilirsiniz. Tek bir tesis var ama öyle şezlong vs beklentiniz olmasın, temel ihtiyaçlarınızı karşılayacak masa, sandalye, yemek ve tuvalet var, bu da yeter zaten, umarım bozulmaz, bu şekilde kalır Knidos…Bir önerim; yanınızda mutlaka deniz ayakkabısı bulundurun…

Tatilimizin sonuna yaklaşırken keşfettiğimiz Kargı Plajı´nda da son 2 günümüzü cennet gibi bir yerde Cennetköy´de geçiriyoruz. Burayı kesinlikle tavsiye ederim, hatta kahvaltısını da mutlaka deneyimleyin derim 😊

Nerede yemek yenir ile ilgili olarak da romantik, uzun saatler oturarak yemek yiyebileceğimiz yerlerden örnekler veremeyeceğim, malum bebeği olanlar anlar 😊 Oysa ki sahilde çok keyifli balık restoranları var, ayağınızın kuma değeceği masalarda oturup bizim için siz deneyimlersiniz artık 😊 Bizden gelen öneriler şöyle:

  • Ev yemeği seviyorsanız, Datça merkezde bulunan, önündeki kuyruktan neresi olduğunu kolayca anlayabileceğiniz Zekeriya Mutfağı mutlaka uğramanız gereken yerlerden biri.
  • Datça merkezde bulunan otoparkın hemen yakınında bulunan Nokta Unlu Mamülleri´nde boyoz mutlaka yiyin.
  • Tüm gün yüzüp yüzüp karbonhidrata açlık hissediyorsanız Amisos Taş Fırın´da pidelerden götürün, hem lezzetli yemek yiyebilir hem de terasında manzarası oldukça keyifli dakikalar geçirebilirsiniz tabi çocuğunuz size izin verirse… 😊
  • Datça merkezde sahilde bulunan, yine önündeki sıradan anlayacağınız meşhur dondurmacı Tekin Usta´da dondurma yiyebilirsiniz.
  • Datça – Marmaris yolu üzerinde, Datça merkeze aracınız ile 10-15 dakika mesafede bulunan Meşhur Köfteci Sami Usta´da köfte ve piyaz yemenizi şiddetle tavsiye ederiz. Hem yemekler çok güzel hem de ortam oldukça keyifli, bebekle gitmek için de ideal. Miniğiniz özgürce çimler üzerinde koştururken siz de ağzına köfteyi rahatça sıkıştırabilirsiniz peşinden koşmak şartıyla 😊
  • Ve balık – rakı keyif yapmak istiyorum, ama bebekle de zor olabilir, öyle rahat bir ortam olsun diyorsanız, Datça merkezde bulunan, otoparka yakın Afiyet Balık Evi´ni tek geçer, mutlaka tavsiye ederiz 😊

Datça tatilimizden esintiler böyle, yapılacak çok daha fazla şey var elbette, en başta tekne turu ile adanın etrafındaki güzel koyları gezmek ama bebekli tatil için biz bu kadarına yeter diyerek, bir başka zamana erteledik o keyfimizi de… Ama Datça´ya giderseniz tekne turu elbette sizin yapılacaklar listenizde bulunsun 😊

Umarım keyifle okuyabildiğiniz bir yazı olmuştur ve deneyimlerimizden sizlerin de faydalanabileceği birkaç nokta çıkarabilmişimdir😊

Bir sonraki gezimize kadar şimdilik hoşçakalın 😊

This slideshow requires JavaScript.

Bir önceki yazımın başında da bahsetmiştim, günümüzün dolar/euro kurları ile belli bir süre daha ufukta bize sadece yurtiçi gezileri görünüyor… Hadi bunu fırsat bilelim, en azından memleketimizde bilmediğimiz onca sayısız yer arasından seçe seçe tatillerimizi planlayalım ve ‘görülecek yerler listemize’  itina ile tiklerimizi atalım 🙂

Neden bu rotayı seçtiniz diyenler var mı?

Aslında şöyle; yaklaşık 2 ay kadar evvel 23 Nisan haftası tatili için görmeyi çok istediğimiz Karadeniz Yaylaları´na bir gezi planlamak istemiştik ama son zamanlardaki popülerlikle beraber fiyatlar o kadar artmış ki, şimdilik bir dur demiştik. Oraya mı gidelim buraya mı gidelim derken, iş vasıtasıyla aniden ortaya çıkan Gaziantep gezisi sayesinde bu rota doğuverdi diyebilirim…. Uçak yolculuğu sırasında okuduğum AnadoluJet dergisinde yayınladıkları bir yazı beni çok etkiledi, özellikle bir bilgi beni benden aldı 🙂 Gaziantep dönüşü ilk baktığım nasıl gidebiliriz, bebekle beraber gezebilir miyiz, nerede konaklayabiliriz ve nereleri gezebiliriz oldu…

Uşak bekle bizi, 2 yaş sendromlu bir kuzucuk ile ziyaretine geliyoruz 🙂 Bu arada bahsetmeden geçemeyeceğim, bizi belki teğet geçer diyordum ama sanırım öyle bir dünya yokmuş, her bebeğin gelişim sürecinde, bizim zamanımızda bu şekilde nitelendirilmeyen ama illa bizlerin de atlattığı, annelerimizin o zamanlarda çok da isimlendirmediği bir dönem oluyor bu 2 yaş sendromu…İnatlaşma… Biz diyorduk ki bende Arnavut inadı, babamızda Ankara keçiliği, kuzudaki inat da bundandır, ama sanırım 2 yaş sendromunun en belirgin belirtilerinden biri ve bizde mevcut şu anda… Herşeyi ben yaparımcılık…. Elbette var… İstediği olmadığı zaman bağırış çağırış… Tabiki bu da var… Memeye daha fazla yapışmacılık… Oooo bu hat safhada, bir sağ bir sol sonra tekrar sağ tekrar sol mod on… Neyse eninde sonunda bu dönem de geçecek diyoruz ve yüzümüzde gülücük yolumuza devam ediyoruz 🙂 İleride olur da Ekincik okursa ‘aaa ben bunu yapmamışımdır’ demesin, kanıt olarak dursun burada bu hikaye 🙂 Yoldayız, önümüzde simitçi, minik kahramanımız simit istiyor, alıyoruz ama beğenmiyor, hadi onu almış oluyoruz, daha çıtır olanından bir tane daha alıyoruz, ama anne kahraman burada hayatının hatasını işleyerek simidi bölme gafletinde bulunuyor ve işte o an krizin koptuğu an…. Sen nasıl bölersin benim simidimi??? Bütün yol boyunca diyoruz ki bırakalım ağlasın, atsın stresini ama susmuyor da… İşte o anda karşımıza çıkan bir başka simitçi ve bir tane daha simit alalım mı sorusu hayat kurtarıyor. Sütten ağzım yandığı için yoğurdu üfleyerek yiyorum ve simidi olduğu gibi minik kahramanın eline veriyorum ve ardından gelen sessizlik ömre bedel… Neyse geçecek inşallah bu haller değil mi? 🙂

Evet şimdi gelelim seyahatimizin detaylarına…

Uşak merkezde ne yalan söyleyeyim çok fazla gezilecek yer yok, evet gittiğinizde bu mudur diyebilirsiniz, o yüzden beklentilerinizi çok yüksek tutmadan gitmenizi tavsiye ederim. 1570 yılı yapımı Burmalı cami, 1406 yılı yapımı Ulu cami, Gülgeroğlu oteli ile Hayal kahvesine evsahipliği yapan eski Paşa Han ile Atapark Atakule Planetaryum´un olduğu meydan görülecek yerler arasında. Uşak merkezde her ne kadar gezilecek çok yer olmasa da insanlarına değinmeden geçemeyeceğim. Ya bize hep öyleleri denk geldi ya Ekin´in tatlı yüzü şerefine ya da gerçekten öyle oldukları için, halk o kadar güleryüzlü, o kadar canayakın ve yardımsever ki, biz Uşak halkına bayıldık 🙂 Eminim siz de giderseniz bir gün, bu konu dikkatinizi çekecektir…

Ve şimdi gelelim Uşak´da konaklamamızın asıl sebebi olan görülecek yerler listesine:

  1. Ulubey Kanyonu: Amerika´daki 75 km uzunluğunda olan Büyük Kanyon´dan sonra dünyanın 2. büyük kanyonunun Türkiye´de olduğunu biliyor muydunuz? Uzunluğu 45km, derinliği ise 50-170 metre arasında değişen kanyonun hikayesi aslında 25 milyon öncesine dayanıyor. Doğal olaylar sonucu ortaya çıkan kanyonu farklı bir bakış açısı ile deneyimlemek isterseniz ve eğer korkunuz da yoksa cam seyir terasa çıkmanızı özellikle tavsiye ederim, gerçekten keyifli bir deneyim, ama ellerim ve ayaklarım titremedi diyemem 🙂 Ulubey kanyonunda trekking yapabilirsiniz, yamaç paraşütü yapma fırsatınız var, aslında dolu dolu tam bir gün geçirmeniz mümkün, ancak biz bebekli tatil formatında olduğumuzdan dağları tepeleri aşmayı bu seferlik pas geçiyoruz tahmin edeceğiniz üzere 🙂
  2. Taşyaran Vadisi: Uşak merkezden yarım saat uzaklıkta olan Taşyaran Vadisi de yine aslında trekking için güzel bir parkur sunan doğal bir güzellik. Rotanızı planlarken eğer doğa yürüyüşü yapmayı sevenlerdenseniz yine buraya bir gün ayırabilirsiniz.
  3. Blaundus Antik Kenti: Arkeolojik kazıların halen süregeldiği Blaundus Antik Kenti, taşların dizilmesi açısından özellikle İngiltere´deki Stonehenge´e benzetilmesi sebebiyle dikkatinizi daha önce çekmiş olabilir, görmenizi tavsiye edeceğimiz yerlerden bir diğeri burası…
  4. Clandras Köprüsü: Frigya döneminde Banaz çayı üzerinde kurulmuş vadinin iki yamacı arasında su taşımak amacıyla kurulmuş olan Clandras su kemeri görmeye değer yerlerden bir diğeri. Hem trekking yapabilirsiniz hem de piknik yapmak için bir günlük plan yapabilirsiniz.

Gezimizin bonusları ise Uşak merkezden 2 saat uzaklıkta olan Pamukkale travertenleri ile İstanbul´a geri dönüş yolculuğumuz sırasında yolumuzun üzerinde olan Aizanoi oldu. Daha önce görmüş olsak da insanı her seferinde etkileyen bembeyaz görüntüsü ile bizi karşılayan Pamukkale, yine çok güzeldin 🙂 Ekin´i yıllar sonra yine götürürsek travertenlerin kirliliğe yenik düşmeyeceğine inanıyoruz en azından aldıkları tedbirleri gözönüne aldığımızda…

İstanbul´a dönüş yolunda uğradığımız Aizanoi de arkeolog eşimin sayesinde rotamıza dahil ettiğimiz ve iyi ki de gittiğimiz antik şehir… Antik çağ yapılarından biri olan Zeus tapınağı ile dünyanın en eski alışveriş merkezlerinden biri olan ve satılan ürünlerin fiyatlarını gösteren yazıtların yer aldığı Macellum görmeye değer. Sessizliğin içerisinde horoz ü ürü üüüüüleri, kuş cıvıltıları, rüzgarın sesi, yemyeşil çevre ve tepesi karlı dağlar eşliğinde keyifli saatler geçirmeniz de garanti İstanbul´un koşturmacasına girmeden önce…

Bu kadar gezdik, yürüdük, e bir de bunları 2 yaşında yaklaşık 11kg´lık bir kuzu ile beraber yaptık, yememiz de lazım tabi 🙂 Gelelim Uşak´da nerede ne yenir kısmına… 1974´den beri hizmet veren ve sadece orta acılıkta tarhana çorbası ile tostu menüsünde bulunduran Tarhana Baba´da mutlaka çorba ve ardından salep içmenizi; Paşa Han´ın yakınında bulunan Meşhur Gediz Göveççisi´nde keşkek ve et güveç yemenizi; 1923 yılından beri faaliyet gösteren ve günlük ev yemeklerinin sunulduğu İlyas Usta Asırlık Lokanta´da akşam yemeği haklarınızdan birini değerlendirmenizi; 1984´den beri hizmet veren Ezogelin Kebap´ın Merkez şubesinde kebap yemenizi; pide severlerdenseniz de Pideci Arif´i öneririz. Yalnız şunu eklemeden geçemeyeceğim, siparişlerinizi verirken çok dikkat, porsiyonlar her gittiğiniz yerde gayet büyük ve doyurucu, üstüne ikramlar da bol bol, aklınızda bulunsun, açlığınıza kanıp çok şey sipariş etmeyin derim 🙂 Ne yenir köşemizde de bir bonus olsun; Ella Çikolata Evi, İstanbul´daki butik çikolatacılara hem dekorasyonu hem de lezzeti ile kesinlikle taş çıkartır nitelikte bir mekan, listenize alın mutlaka 🙂

Bir gezimizin daha sonuna gelmiş bulunmaktayız, umarım zevk alarak okuduğunuz bir yazı olmuştur, bir sonraki seyahatimize kadar şimdilik hoşçakalın 🙂

This slideshow requires JavaScript.

Son yıllardır bloguma yazı yazma konusunu bir türlü istikrarlı hale sokamadım gitti. Kahve dükkanı, ailemize renk katan minik üyemiz 🙂 , dolar/euro tutarsızlıkları derken bir rutin tutturamadım, okuyucularımdan bunun için özür diliyorum ama blogumu bir nevi günlük gibi de gördüğümden, gezdiklerim bir yerlerde havada kalmasın diye fırsat buldukça da eklemeye devam ediyorum, bendeki unutkanlıkla buraya yazmak, ilerde dönüp bakmak ve hatırlamak açısından da iyi oluyor ne yalan söyleyeyim 🙂

Neyse ben yazmayalı, bir takım değişiklikler oldu hayatımızda, bir zamanlar Vespa´sını satan bilge, ay pardon Ferrarisi´ni satan bilge modunda takıldım ve şimdi de ‘ya o Ferrari iyiymiş’ der oldum, hayata evlat kavramı eklenince insanın bakış açısı değişebiliyormuş, onu gördüm 🙂 5 yıl önce hoşçakal dediğim kurumsal hayata, Microsoft´a büyük bir şans ile yeniden merhaba dedim 2 ay önce… Gelir gelmez de – yeğenimin tabiriyle; hala, siz çalışıyor musunuz, hep geziyorsunuz yahu :)-  sözlerine yaraşır bir başlangıçla sosyal sorumluluk anlayışı çerçevesinde ilk şehir dışı gezime de dahil oldum…. 21 aylık bebek ile organize olmak her ne kadar kolay olmadıysa da iyi ki dahil olmuşum dediğim gezilerden biri oldu bu iş seyahati… Günübirlik gezi olsa da gece emmesine devam eden bebekliler varsa okuyucular arasında halimi gayet iyi anlar sanırım 🙂 Neyse gelelim seyahatimizin konusuna… Microsoft Türkiye olarak ilki 2013´de gerçekleştirilen DigiGirlz etkinliklerinin bu yılki ilk durağı Gaziantep oldu… E tabi tahmin edeceğiniz üzere gezimiz biraz sosyal sorumluluk biraz da gurme gezisine dönüştü sonunda…

Sabiha Gökçen Havaalanı´ndan Anadolu Jet ile 1,5 saat süren uçak yolculuğumuzun ardından Gaziantep´e varıyoruz. Bizi karşılayan aracın içinde günün sonunda işini çok iyi yapan, bilgili ve anlatımı da keyifli dediğimiz rehber eşliğinde – rehberin bilgilerini isteyen olursa bu postun altına yazarak sorabilirsiniz – bir yandan elimizde kahvaltı niyetine güne başladığımız Akşam simit fırınından aldıkları katmeri hüpleterek bir yandan da şehri gözlemleyerek etkinliğimizin gerçekleşeceği okula ulaşıyoruz. 100´e yakın lise çağındaki kız öğrenci ile bir araya geldiğimiz, bilişim ve teknoloji alanındaki çalışma hayatına dair sorularını elimizden geldiğince yanıtlamaya çalıştığımız, kendi tecrübelerimizden örnekler vererek önerilerimizi paylaştığımız güzel bir etkinlik oldu diyebilirim. Umarım ‘güzel bir etkinlik oldu‘´dan daha öteye taşınabilir burada yaşadığımız karşılıklı etkileşim ve umarım her konuştuğumuz kişinin hayatında onlara olumlu açıdan etki edecek bir yol açmışızdır gerçekten 🙂

Genç kızlarımıza veda ettikten sonra yarım günlük boşluğu en güzel şekilde değerlendirmemiz lazım, bu noktada rehberimiz bizi çok güzel yönlendirdi, yeniden kendisine bu mecradan da teşekkürü borç bilirim… Tarih ve kültür şehri olan Gaziantep, doğudan çok göç alan bir şehir, 400 bin´e yakın Suriyeli´nin olduğunu aktardı rehberimiz, bu durumdan bir hayli de şikayetçiler, hem şehir ekonomisine bir katkıları olmaması hem de şehri kalabalıklaştırmaları sebebiyle…

Dünyada 3 mozaik müzesi olduğunu ve metrekare olarak da en büyüğünün Zeugma Mozaik Müzesi olduğunu biliyor muydunuz? Eğer vaktiniz varsa şehir merkezinden 50 km uzaklıkta olan ve 2000 yılında baraj suları altında kalan, kısmen gezebileceğiniz Zeugma Antik Kenti´ne uğrayabilirsiniz.  Vakit darlığı sebebiyle hakkımızı, dünyaya adını Çingene kız görseli ile duyuran mozaiği de yakından görebilmek için 2011 yılında açılan müzeden yana kullandık. Burada rehberimizin de eşliğinde dolu dolu bir saat geçirdikten sonra Bakırcılar Çarşısı´nı gezmek üzere yola çıktık. Çarşının içinden yürüyüşü kesinlikle tavsiye ederim, hem alışverş yapabileceğiniz hem de kahve içmek üzere mini duraklar verebileceğiniz küçük hanlarla dolu bir yer burası. Şimdi size yemek ve alışveriş üzerine önerilerim ile geleyim 🙂 Dar zamanda anca bu kadar deneyim oldu, eminim daha çok yenilecek katmer, kebap, içilecek kahve,  uğranılacak dükkan vardır ama denediklerimizden yola çıkarak önerilerimi paylaşayım naçizane 🙂 Öğle yemeğiniz için Kebapçı Halil Usta ve akşam yemeğiniz için ise kesinlikle ve kesinlikle eskiden tütün dükkanlarına ev sahipliği yapmış olan şimdi ise restoran olarak hizmet veren Bayazhan listenizde olması gereken yerlerden.

Baklavacı olarak da çok fazla opsiyon var, ama bizi Koçak´a götürdüler, aldığımız baklavayı da eve gelince afiyetle yedik, hatta gece 12´de yatağa girmeden önce ağzıma son bir tane daha attığım doğrudur 🙂 Antepfıstığı – aman diyim dikkat!, sakın Şam fıstığı demeyin, esnafı kızdırmayın 🙂– , kurutulmuş patlıcan, salça, peynir gibi ihtiyaçlarınız varsa Bakırcılar Çarşısı´ndaki Zeytin Han´dan alışverişinizi yapabilirsiniz, hatta elinizde taşımak istemezseniz kapınıza kadar aldıklarınızı kargolayabiliyorlar, aklınızda bulunsun 🙂

Gaziantep´e gelmişken, eğer vaktiniz de varsa şehir merkezinden 100 km. uzaklıkta olan Halfeti görülecek diğer yerlerden biri. Hatta Türkiye´nin bu yakasına gelmişken Göbeklitepe´yi de ziyaret listesine eklemek akıllıca olabilir. Bizim tabi sadece yarım günümüz olduğundan buraları görmeye fırsatımız olmadı, ama aklımızda kalmadı değil, artık bir başka sefere diyerek şimdilik hoşçakalın diyorum 🙂

Biz bir memleket havası almaya gittik geldik… Neden Arnavutluk diyenleriniz olabilir 🙂 Ocak ayında Kurban Bayramı tatilimizi planlarken kriterlerimiz şunlardı: denizi güzel olsun, bol bol yüzebilelim; tatil bize vize masrafı çıkarmasın ama yurt dışında bir yer olsun; farklı yerler gezelim görelim; bol bol fotoğraf çekebilelim. E bir de Ekin’imizin ilk yurt dışı çıkışını anneanne memleketine yapmış olalım derken sonunda Avlonya’dan başlayarak Ksamil adalarına kadar uzanan Arnavutluk kıyılarında karar kıldık. Ocak ayında planlamanın avantajlarını da yaşadık doğrusu… Euro çılgınlığından bir nebze de olsa yırtmış olduk 🙂 Ancak şunu da daha ince detaylara geçmeden baştan belirteyim. Her ne kadar harcamalarınızı hesaplarken 7 ile çarpsanız bile yine de ülkemizden daha ucuza yemek yiyeceğiniz garanti 🙂 Neyse şimdi gelelim gezimizin detaylarına, umarım okuyanlara yol gösteren bir yazı olur 🙂
 
Nasıl gidilir?
Seyahatlerimizi planlarken her zaman kullandığımız Skyscanner.com üzerinden İstanbul-Tiran uçuş seferlerini sorguladıktan sonra bizim için en uygun olan tarihlerde Pegasus havayolları’nın uçuşuna biletlerimizi aldık. 1 saat 20 dakika süren bir yolculuğun ardından Tiran’a varıyorsunuz. Avlonya kıyılarına gidebilmek için öncelikle Tiran’a ulaşmanız gerekiyor, daha yakın başka havaalanı malesef yok. Ülke içerisinde rahat gezebilmek için de araç kiralamanızı tavsiye ederiz. Türkiye’de kullanmış olduğumuz sürücü belgesi geçerli ancak aracı kullanacak kişiye ait kredi kartının yanınızda bulunması kritik, aman sakın atlamayın… Rentalcars.com üzerinden ayarladığımız aracı Sicily by car firması aracılığıyla edindik. Siz de aracınızı bu acente üzerinden alacak olursanız, havaalanı içinde aranıp dolanmayın, havaalanından dışarı çıkınca sağdan yürümeye devam edin, yuvarlak kavşağa gelince ofislerini hemen sol tarafta bulacaksınız. Önceden uçuş bilgilerinizi acente ile paylaşmanız durumunda sizi zaten karşılayacaklar, biz bunu atladığımız için biraz dolanıp zaman kaybettik, sizin aklınızda olsun 🙂 İnternet üzerinde bu acente ile ilgili olumsuz yorumlar okuyabilirsiniz, ancak biz gayet memnun kaldık ve hiç sorun yaşamadık.
Araç kiralamak yerine otelden transfer ayarlayalım da diyebilirsiniz. Kıyas yapmak adına Tiran ile Radhime’de konaklayacağımız otel arasında tek yön transfer için 90 Euro gibi bir bedel doğuyordu. Eğer kalacağınız otel daha da güneyde ise bu meblağ kat be kat artabilir. E bir de siz de bizim gibi otele kilitlenip kalmayayım diyorsanız o zaman araç kiralamak zaruri diyebilirim, hem de çift yön transfer fiyatına aracınızı kiralamış oluyorsunuz, bir de Euro düşükken kiraladınız mı ne mutlu size 🙂 Ocak ayında plan yapmamızın diğer avantajını burada da yaşadık en azından 🙂
Bu arada yollarda tabelalar bazen yeterli olmayabiliyor, bu nedenle Arnavutluk’a gitmeden önce mobil telefon operatörünüz ile görüşüp internet paketleri hakkında bilgi alabilirsiniz, tüm paketler Arnavutluk’da geçerli olmayabiliyor. Ülkeye varınca internet alırsanız sorun yaşamanız olası, siz en iyisi önceden internet paketini alma işini halledin, en önemli tavsiyemiz bu olsun, sonradan canınız yanmasın…
Nerede kalınır?
Dönüş uçağımızın sabah 10:55 olması sebebiyle, konaklama olarak nispeten daha yakın bir yeri seçtik. Radhime’de bulunan Hotel Royal gayet temiz idi. Hatta deniz kenarı olan nadir otellerden… Eğer sabah uyanır uyanmaz, daha yüzünüzü bile yıkamadan denize dalmak isteyenlerdenseniz oteli kesinlikle tavsiye ederiz. Bu arada öyle Türkiye’nin güney bölgesindeki gibi lüx oteller ya da tatil köyleri gibi beklentiniz olmasın, baştan söyleyeyim de sonradan hayal kırıklığına uğramayın 🙂
Konaklama ile ilgili şöyle bir önerimiz olabilir, daha önceden okuduğum blog yazılarında böyle bir bilgi olması işimize yarayabilirdi, ancak bulamamıştım, size plan yaparken fikir vermesi açısından paylaşmakta fayda görüyorum. Tüm tatiliniz boyunca tek bir otelde kalayım derseniz, Dhermi daha uygun bir lokasyon olacaktır. Avlonya bölgesinde kalırsanız, daha güneye inmek için Çika dağını hep tırmanmak zorunda kalırsınız bol bol virajlara, arada yağmura maruz kalarak. Tatil konaklamanızı iki farklı yerde yapmak da tercihiniz olabilir. Borsch’da kalıp Sarande ve Ksamil adalarını gezip, dönüşte de Radhime’de konaklayabilirsiniz, böylelikle dönüşünüz için havaalanına mesafeniz azalacaktır. Gündüz gözüyle yine dağı tırmanıp Dhermi plajına da ulaşabilirsiniz rahatça. Ya da bizim gibi Radhime’de kalıp hemen hemen her gün ine çıka Çika dağını geçersiniz, en azından bol bol temiz havayı içinize çekmiş olursunuz güzel manzaraların eşliğinde 🙂 Karar sizin 🙂
 
Nereler gezilir, neler yenir, neler içilir?
Avlonya bölgesi’nde bulunan Vlore, alışveriş merkezlerinin bulunduğu, sahil boyunca restoranlar ile barların yer aldığı ve uzun bir sahili olan bir şehir. Burada denize girmek bize çok cazip gelmediği için atladık, ancak şehir merkezinde bulunan Gora Furre Buke’den börek yemenizi kesinlikle tavsiye ederiz. Vlore’den güneye inerken “Rruga Aleksandër Moisiu” yolu üzerinde solda göreceğiniz restaurantlar içerisinde Riviera’dan biz çok memnun kaldık hem lezzet hem fiyat açısından gayet başarılı, akşam yemeği alternatifi olarak deneyebilirsiniz.
Vlore’den kuzeye doğru giderek ulaşabileceğiniz Narta gölü’nün üzerinde yer alan Zvernec adası’nı ziyaret edebilirsiniz. Fotoğraf çekmeyi sevenlerdenseniz yansımalar ve adayı karaya bağlayan ahşap köprü size çok güzel fotoğraf kareleri sunacaktır, emin olabilirsiniz 🙂
Avlonya bölgesi’nin güneyinde yer alan Orikum, uzun plajı olan bir sahil kasabası. Konaklama için pek çok alternatifin yer aldığı bu kasabayı düz ayak olması açısından tercih edebilirsiniz. Denize sıfır konaklayabileceğiniz bir yer yok ancak diğer kasabalar gibi yamaç üzerine değil de ova üzerinde olduğundan tırmanışlı yollar sizi beklemiyor. Orikum’da en çok beğendiğimiz, hem kahve içtiğimiz hem de yemek yediğimiz Orikum Restaurant’ı denemenizi öneririz. Komşu ülkeler Yunanistan ve İtalya olunca her yerde oralara özgü mutfak nüanslarını yakalamanız mümkün, freddo cappuccinolar ve pizzalar sizleri burada da bekliyor yani anlayacağınız 🙂
Orikum’dan daha güneye inerken daha önce bahsettiğim tehlikeli yol sizi bekliyor. 2044 metre yüksekliğinde olan Çika dağı’nın virajlı yollarını tırmanıp indikten sonra varacağınız yer muhteşem, yaklaşık 2,5 günümüzü geçirdiğimiz Dhermi plajına bu sayede ulaştık, o yollara değer yani, sakın tehlikeli diyip pes etmeyin 🙂 Dhermi plajına inmeden önce yolunuzun üzerinde bulunan Kondraq’da bulunan Barba Niko Furre Buke’den böreklerinizi almayı da ihmal etmeyin. Dhermi plajında şezlongu ile şemsiyesini kullandığımız Pastarella´dan gayet memnun kaldık, ne oturduğunuz gibi para toplamak için hemen dibinizde bitmiyorlar ne de gün içinde çantanızdan çıkardığınız yiyeceklere laf etmiyorlar. İki şezlong ve bir şemsiye ücreti ise toplam 700 leke. Denizi ise tek kelimeyle mükemmel…Dönüş yolunda Çika dağını tırmandığınızda gün batımını izleyebilirsiniz. Ama yanınızda kalın giysiler olsun, çok fazla rüzgar var, deniz sonrası üşütmeyin 🙂 Güzel güzel yüzdünüz, yoruldunuz, üstüne gün batımı şöleni ile gözlerinizi şenlendirdiniz, şimdi bayram sırası midenizde… Çika dağında bulunan Llogara milli parkının içinde yer alan Alberti Restaurant hem zevkle oturacağınız hem de yemeklerinden memnun kalacağınız bir yer. Tek tavsiyem, canınız tatlı çeker de menüde tanıdık isim “revani” görürseniz aldanmayın, daha farklı bir tat, hayal kırıklığına uğramayın, bizden söylemesi 🙂
Dhermi’den sonra kıyı boyunca görülecek yerler arasında VunoJaleHimarePorto PalermoBorsch kasabaları var. Ancak her birinde denize girme şansımız olmadı, eğer sizin vaktiniz olursa Vuno’da Gjipe plajı ile Borsch plajını önerebiliriz. Bizim asıl görmek istediğimiz iki yer vardı, o yüzden zamanımızı onlara ayırmayı tercih ettik… Bunlardan birincisi; Syr-i Kalter (Mavi Göz), İyon Denizi’ne dökülen 25 km uzunluğundaki Bistriçe Nehri’nin kaynağı. Gözünüzü nereye çevirseniz çeşit çeşit yusufçuk görebileceğiniz bu doğal güzelliği gezi listenize mutlaka ekleyin. Ancak erkenden gelmenizi tavsiye ederiz, tahmin edeceğiniz üzere pek çok turistin ziyaret akınına uğruyor burası, giriş için kuyrukta beklemeniz olası. Bir de yüzmek yasak, buzzz gibi sulara dalma hayali kurmayın 🙂
Görmek istediğimiz ikinci yer ise; Ksamil adaları… Arnavutluk’un en güneyinde, Yunanistan sınırına en yakın mesafede olan bu adalar İyon denizinin üzerinde. Denizin ve kumun rengi ile adaların yeşilliği sanki size Maldivler’deymişsiniz izlenimi yaratıyor dediklerini okumuştum farklı bloglarda, hakikaten doğruymuş 🙂 Abiori Restaurant’ın plajında günümüzü geçirdik, ancak şunu da söylemeliyim. Tüm plajlar küçük ve tıklım tıklım. Bir gün geçirmek bizim için yeterli oldu, görmeden geçmek de olmazdı burayı, ancak sakinliği seviyorsanız çok fazla gününüzü buraya ayırmanızı önermem, plan yaparken aklınızda olsun 🙂
Buraya kadar gelmişken Yunan’a da ayak basayım derseniz, vizeniz de varsa Sarande’den hemen karşı kıyıda yer alan Korfu adasına geçebilirsiniz.
Özetle; yollarında giderken mısır tarlaları, zeytin ağaçları, üzüm bağları, çam ağaçlarıyla bezeli dağlık alanları görerek yeşil rengine doyacağınız, Yunanistan ile İtalya´nın komşu ülkeler olması sebebiyle oralardan esinlenerek her yerde bulabileceğiniz deniz mahsülleri, pizza, börek ve kahve ile midenizi mutlu edeceğiniz, ancak yapılar anlamında Türkiye’ye benzerliği sebebiyle ev, kapı, bahçe fotoğraflarından mahrum kalacağınız, denizin renginin güzelliği ile mavi rengine doyacağınız, Ağustos ayında denizin keyifli sıcaklığı ile tüm gün sudan çıkmayarak yüzme hasretine son vereceğiniz, deniz ayakkabısı almayı ihmal ederseniz ayaklarınızın acıyacağı ama yine de plajlarında yürümeye devam edeceğiniz harika bir gezi bekliyor sizleri Arnavutluk rivierasında… Deniz tatili beni kesmez derseniz de yapılacak daha çok şey var. Çika dağından yamaç paraşütü ile atlama, dağda trekking, 2005 yılından beri UNESCO Dünya Miras Listesi’nde olan Gjirokastra´yı ziyaret etmek, Avlonya’da Mimar Sinan’ın eseri olan tarihi Muradiye Camii ve Neşat Paşaoğlu Camii´ni gezmek, Ksamil adalarına yakın antik Yunan kenti Butrint´i dolanmak bunlardan sadece bazıları…
Fransa, İtalya rivieralarından sonra kesinlikle görülmeyi hak ediyor Arnavutluk rivierası… Bir gün siz de tatilinizi bu istikamette planlarsanız, şimdiden keyifli tatiller diliyorum 🙂

This slideshow requires JavaScript.

İlk defa oldukça kısa bir aradan sonra yeniden bir yazı ile karşınızdayım, son 1 ay içinde Ekin kuzusu ile beraber 2 kere şehir dışı seyahat yapınca insan heyecan yapabiliyor, lütfen mazur görün🤗 Bu gezinin anlamı ayrı benim için, çünkü bu yıl ‘anne’ unvanı ile kutladığım ilk anneler günüm😍 Ekin kuzusu yanımızda, bundan daha güzel bir hediye olamaz zaten, orası kuşku götürmez, ama kutlama kapsamında ailecek yapabileceğimiz bir gezi için tren biletleri, gezmeyi çok seven bir anneye verilebilecek en güzel hediye bence, bunun için de öncelikle sevgili kocama ve minik kuzumuza teşekkürlerimi sunmak istiyorum… Haydi bakalım bu kadar laklaktan sonra gelelim sadede, Eskişehir gezimize…
Nasıl gidilir?
Siz de bizim gibi günübirlik bir gezi planlıyorsanız en rahat ulaşımı Pendik’ten hareket eden hızlı tren ile gerçekleştirebilirsiniz. TCDD’nin websitesinden online olarak tren biletini alabiliyorsunuz, tek sorun sistemin en geç 15 gün sonrasına kadar sefer saatlerini gösteriyor olması, daha ileri tarihli plan yapmanıza izin vermiyor, program yaparken aklınızda bulunsun☺ Trenin hareket etmesiyle başlayan yolculuğunuza eğer uyuyakalmazsanız görebileceğiniz gelincik tarlaları, ovalar, ağaçlar, dağlar, Sapanca gölü, dereler eşlik edecek ve 2,5 saatlik seyahatin ardından Eskişehir’e ulaşacaksınız. Bebekli tatil denince hep zorluklar geliyor akla, ama aslında baktığın açıya bağlı keyfi, keyifsizliği… Ekin olmadan önce eski ben, muhtemelen trenin kalkış saati olan 06:35’de fosur fosur uyumaya başlamış olurdu ama yeni ben, kucağında kuzu uyurken düşmesin diye uyumayıp yolu izleyebildi ki bence bu muhteşem, kesinlikle Polyanna oyunu oynamıyorum, yanlış anlaşılma olmasın☺
Bir günde neler yapabilirsiniz?
Sabah saat 9’da Eskişehir’e ayak bastığınızda güne yetecek kadar bol enerji toplamak için güzel bir kahvaltı ile başlamaya ne dersiniz? Bizim tercihimiz gardan ayrılınca yürüme mesafesinde, İsmet İnönü caddesi üzerinde bulunan Acıktım’dan yana oldu. Hem gözünüze hem de midenize hitap eden serpme kahvaltısının ardından mide hazmetsin diye güzel bir fincan kahve için 78 coffee’ ye gidebilirsiniz. Son zamanlarda İstanbul’da olduğu gibi Eskişehir de nasibini almış 3. nesil kahve dükkanlarından…. Bizim seçimimiz, 2015 yılında barista eğitimine beraber katıldığımız arkadaşımızın yerinden yana oldu. Kahve dükkanının isminin hikayesi de oldukça manidar, dedesi 1978’de Eskişehir’de bir kahveci açmış işletmek üzere, dedesini yadetmek için de dükkanın adını 78 koymuş Serhat. Gittiğinizde olur da sahibi ile karşılaşırsanız hikayesini kendisinden de dinleyebilirsiniz. Kahvenizi de içtiniz, artık yürüyüşe başlamanın zamanı geldi… Bu noktada bir öneri ile başlayacağım, eskiden sebze ve meyve hali binası olan yapı restore edilerek yenilenmiş, yeni ismi ile Haller Gençlik Merkezi kahveciye çok yakın, ilk durağınızı orası olarak belirleyebilirsiniz, biz dönüşe bırakmıştık ve malesef görmek için zamanımız kalmadı, günün planını belirlerken aklınızda bulunsun. Hediyelik eşya dükkanları ile kafelerin olduğu bu merkezde bulunan Mazlumlar Muhallebicisi de önerilen lezzetler arasındaydı, giderseniz deneyebilirsiniz bizim için deA bu arada küçük bir not daha, her an tepenizden geçen jetlerin yüksek seslerini duyabilirsiniz, eğer yukarıya bakıp tepki verirseniz Eskişehirli olmadığınız anlaşılıyormuş, hani bizden söylemesi, ama o güçlü sese de tepkisiz kalmak bir o kadar da güç alışkın olmayanlar için… Tahmin edeceğiniz üzere bendeniz neler oluyor bakışı fırlatarak –Berkay’ın üniversite günleri burada geçtiğinden daha Eskişehirli olarak çok da şaşırmıyor tabi- yolumuza devam ediyoruz ilk hedefimiz Devrim Arabası’na doğru…Porsuk çayının kenarında rengarenk köprüleri geçerek, şehrin her bir yanında dizilmiş onlarca bankları görerek, 18 yıl önce hiçbir canlının olmadığı çayda şimdi balıkların yüzdüğüne şaşırarak, İskandinav ülkelerini andıran güzellikte köprü- çay-yansıma fotoğrafları çekerken keşke şu arka planda görünen çay boyunca dizili evler de pastel renklerde rengarenk olsaydı diye ahlanarak TÜLOMSAŞ’a varıyoruz. 12:00-13:00 saatleri arasında kapalı ve 16:00’ya kadar açık olan müzede Atatürk’ün yurt gezilerinde kullandığı Beyaz Tren’in vagon görseli ile Türkiye’de tasarlanan ve üretilen ilk otomobil olan meşhur Devrim Arabası’nı ziyaret ettikten sonra bir sonraki noktamıza doğru harekete geçiyoruz. Bu arada Ekin ne mi yapıyor? Kanguruda mışıl mışıl uyuyor Kuzu uyurken biz de gezimize bölünmeden devam edebiliyoruz Köprübaşı iskelesine doğru. Adalar bölgesi diye de adlandırılan bu noktadan Porsuk çayı üzerinde gezebileceğiniz bot turlarına katılabilir ya da özel gondol turu yapabilirsiniz. 10-15 dakikalık süren bot gezisinin ardından küçük bir atıştırmalık olarak 1975’den bu yana hizmet veren Papağan’da “çibörek” molası verebilirsiniz. Porsiyonunda 5 adet olduğu için biz bir porsiyon sipariş edip paylaştık, daha çok tatmamız gereken lezzetler olduğu için… O kadar yağda pişmesine ve pek de çibörek seven biri olmamama rağmen hiç rahatsız etmeyen bir tat olduğunu söyleyebilirim, lezzetli çibörek keyfinin ardından rotamızı Hamam yolu caddesi üzerinden Odunpazarı Evlerine çeviriyoruz. Planımızda müze gezmek de vardı, özellikle Yılmaz Büyükerşen Balmumu Heykeller Müzesi ziyaret etmek istediğimiz yerlerden biriydi, ancak Türkiye’nin pek çok yerinde olduğu gibi Pazartesi günleri müzeler kapalı olduğu için gezme şansımız olmadı ama aklımız kesinlikle kaldı… Madem müzede aklımız kaldı, bari haşhaşlı çörekte aklımız kalmasın diye eve götürmelik Petek Fırın’dan alışveriş yaptık☺Siz de isterseniz deneyebilirsiniz, evde yediğimizde lezzetinden çok memnun kaldık… Küçük alışverişimizin ardından Odunpazarı evlerine adımımızı atıyoruz. Bu evler keşke porsuk çayının kenarında olsaydı diyerek Abacı Konak Oteli’nin içindeki avluda bir fincan türk kahvesi molası veriyoruz. Ekin’in altını değiştir-emzir gibi ihtiyaçları da giderip Atlıhan El Sanatlar Çarşısı’nı, rengarenk evlerle dolu ara sokakları geze geze Hamamyolu Sanat Köprüsü’nün olduğu parka doğru yürüyoruz. Barcelona’daki La Rambla caddesini andıran bu caddedeki tek eksik sokak göstericileri… Pazartesi günü olmasına rağmen hareketli ve cıvıl cıvıl parkın içinden geçerek bir sonraki lezzet durağımız olan Abdusselam Balaban Kebap restoranına varıyoruz. Restoranın vitrini yok, kapıdan girip koridoru geçerek girebiliyorsunuz, bizim gibi önünden geçip kaçırmayın diye özellikle vurgulamak istedim. Şiş, köfte ve karışık opsiyonlarını sade, tereyağlı ya da tamekli versiyonlarında yiyebiliyorsunuz. Şişini daha çok beğendiğim restorandan çıkıp tatlı hakkımızı 1925’den beri hizmet veren Karakedi Bozacısı’ndan yana kullanıyoruz. Tadına aşina olduğumuz Vefa Bozacısı’nın bozasından daha yoğun kıvamlı ve daha az şekerli. Eskişehir’e gidip bu lezzeti denemeden olmazdı Daha ne yiyeceksiniz, yeriniz kalmadı diyenleriniz olabilir, ama aklımızda olan met helva’yı da daha sonra yemek üzere Tanınmış Helvacı’dan alıp, en son durağımız olan Varuna Gezgin’e yorgunluk birası içmeye gidiyoruz.
Bir güne neler sığmadı?
Yapay plajın olduğu Kent Park, Bilim, Sanat ve Kültür Merkezi olarak tasarlanan Sazova Parkı, Eskişehir’in en büyük şelalesinin bulunduğu Şelale Park ile Eskişehir’e 80 km uzaklıkta olan Frig vadisinde bulunan Yazılı Kaya Anıtı...
Yani anlayacağınız üzere bir gün yetmiyor Eskişehir’i doya doya gezmeye, olanağınız varsa 2 gün ayırmakta fayda var, hem gece ışıltısını ve hareketini de görürsünüz. Bizim gibi haftada tek gün tatili olanları ise yeniden bir günlük Eskişehir gezisi bekliyor sanırım hızlı tren ile, bakalım bu geziyi ne zaman yapabileceğiz☺ O zamana kadar keyifle okuduğunuz bir yazı olduğunu umarak hoşçakalın☺

 

This slideshow requires JavaScript.

Ay çok heyecanlıyım, Şubat ayından beri uğramamışım ilk “bebeğime”…Dükkan koşturmacalarına ek ailemize yeni katılan tatlı üyemiz ile beraber buraları daha da boşlayacağım gibi görünüyor. Yılda bir iki yazı ekleyebilsem buna da şükür diyelim☺ Her ne kadar içime çok sinen bir gezi olmasa da Ekin ile yaptığımız bir yolculuk olması ve her türlü yolculuğu özlemem sebebi ile yazmadan geçemeyeceğim, anı olarak burada kalsın bakalım…Bursa ili sınırları içerisinde bulunan Gölyazı’ya nasıl gidilir ile başlayayım önce. Aracınız varsa Osmangazi köprüsünü kullanarak, İstanbul’dan çıkacağınız saate bağlı olarak, sabah trafiğine takılmazsanız 3 saatlik bir yolculuğun ardından Gölyazı’ya ulaşabilirsiniz. Aracınız yoksa Bursa’dan hareket eden minibüslerin seferlerini buradan  kontrol edebilirsiniz.
Nereden çıktı bu Gölyazı gezisi diyebilirsiniz… Haftada 1 gün tatilimiz olunca seçenekler daralıyor malum. Nereye gidebiliriz diye bakınırken birkaç yazı önüme çıkıverdi, üstüne bir de bir yazıda Sveti Stefan adasına benzetilmiş olduğunu okuyunca, adayı tepeden görme şansına erişmiş ve güzelliğine kapılmış biri olarak, işte o zaman hemen bir Pazartesi tatil günümüzde yolculuğumuzu planlayalım dedik.
Gölyazı’da neler yapılabilir ve burası ile ilgili hislerimiz konusuna gelince; köy oldukça küçük, maksimum 2 saat zaman ayırmanız yeterli olabilir, hatta planınıza Tirilye, Mudanya ya da Cumalıkızık ekleyebilirsiniz, böylelikle İstanbul’dan kalkıp o kadar yol almanız daha 
değerli olacaktır. Gölyazı, karaya bir köprü ile bağlanması açısından Sveti Stefan adasına benziyor, evet doğru, ancak o kadar… Köyün heryeri inşaat ve toz içerisinde malesef😞Uzun zamandır elime alamadığım fotoğraf makinem ile güzel köy evleri çekmeyi hayal ederken bu inşaat hali de mümkün kılmadı hayalimi… Tek avantajımız Pazartesi günü gittiğimiz için ortalığın sakin olmasıydı, haftasonları talep çok oluyormuş, toz ve inşaat kirliliğine ek bir de kalabalığı düşününce alınan zevk daha da azalabilir, aklınızda bulunsun tatil günlerinde gitmeyi düşünürseniz.
Yapılacak aktiviteler neler derseniz; 750 küsur yaşında olan Ağlayan Çınar ve Aziz Panteleimon Kilisesi’ni ziyaret etmek, Uluabat gölü üzerinde sandal turu yapmak,köy kahvesinde gözleme yiyip, ardından türk kahvesi içmek, göl kenarında bulunan restoranlardan birinde sazan ya da turna balığı yemek olabilir.
Bizim için 2 saatlik bir süre yeterli olduğundan ve daha önce bahsettiğim gibi o kadar yola, bir de bebekli yola -tahmin edersiniz ki bir nebze daha zor☺ – daha değsin diye rotamızı Bursa’ya çevirdik. Çocukluğumda annem ve babam ile çok sık giderdik akraba ziyaretleri için Bursa’ya, o yüzden ayrı bir yeri vardır benim gözümde güzel Bursa’nın…
Ve en çok da ailem ile gittiğim İskender hep anılarımdadır… Yarım porsiyon bile bitiremediğim dönemden bir keresinde 2,5 porsiyon yemişliğime kadar geniş bir dönem…. Hem dönerin lezzeti hem mekanın güzelliği hem de çok yoğun olup her seferinde çok sıra beklemiş olmamız hatırladıklarım… Anılarımdaki gibi Ünlü caddesi üzerinde bulunan İskender’in döneri yine harikaydı, üstelik gittiğimiz saatten ötürü sıra beklemeden servisin olması keyfi daha daha da arttırdı☺ İstanbul’a dönüş yoluna geçmemiz gerektiğinden şehir turu yapıp nostalji yapamadık Bursa’da gezilecek onca yer olmasına rağmen, artık bir dahaki sefere diyerek sadece Uzun Çarşı yakınında bulunan Fidan Han’da fincanda kahve keyfi yapmak için zaman ayırdık. Hayatımda içmiş olduğum en köpüklü ve dibinde hiç telvenin kalmadığı özel bir kahveydi, kesinlikle denemenizi tavsiye ederiz☺ Küçük bir önerim daha olacak naçizane… Bursa’ya gelip tahinli pide almadan da olmazdı, tam yolumuzun üzerinde tesadüfen aldığım yeri paylaşmazsam içim rahat etmez. Akşam çayın yanında yerken keşke daha fazla alsaymışız dedik ne yalan söyleyeyim…Tuz Pazarı Caddesi üzerinde yer alan Meşhur Börekçi Necati Usta’dan tahinli pide almadan dönmeyin kesinlikle☺
Umarım zevkle okuduğunuz bir yazı olmuştur, daha önce dediğim gibi Gölyazı kısmı biraz hayalkırıklığı oldu ama yolculuğun her türlüsünü seven biri olarak iyi ki yaşadık bu günü☺ Bir sonraki yazımıza kadar sağlıcakla kalın 🤗